Seçim süreci ve medya

Seçimlerde biz sadece ülkemizi yönetecek kadrolara oy vermedik, aynı zamanda daha önce yapılan anayasa oylamasıyla halk  tarafından onaylanan yeni rejim fiilen başladı. Bu seçim sürecinde yurtdışı basını, yerli medyadan daha çok izledim. Bazı tespitlerim oldu, sizinle paylaşmak istiyorum.

Dünya medyasında Tayyip Erdoğan’ın lehine hemen hemen hiç haber çıkmadı. Küresel sermaye tarafından uzun zamandır kötülenen ve bu sermaye gruplarına bağlı yayın kuruluşları tarafından  “fazla güçlenen lider” hatta “diktatör” ilan edilmiş birisine karşı bu tavrı artık normal karşılıyorum. Uzun zamandır bu tür yayınlarını sürdürüyorlar. Açık söyleyeceğim sömürgen küresel sermayenin bu tavrı benim gözümde Erdoğan’ı temize çıkarıyor. Bazı liberallerin tek referans kaynağı Financial Times’dan tutun da The Economist’e kadar bütün küreselci medya seçim dönemi boyunca Erdoğan’a saldırdı. Bağlı oldukları kapital çevrelerini, ilişkide oldukları servisleri biraz araştırıp gözlemlediyseniz, onların bu tavrının ancak halkının çıkarı için çalışan bir lidere yapılabileceğini anlayabilirsiniz. Ülkesi için çalışan diğer liderlere de aynısını yapıyorlar. Mesela daha iki hafta önce, ülkesinin en büyük sorunu olan uyuşturucuya ve uyuşturucu tacirlerine karşı amansız bir mücadele veren Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’yi eleştirip “fazla güçlenen lider” ilan edip, okullarda uyuşturucu taraması yapmasını eğitime “antidemokratik” bir  müdahale olarak lanse ederek, açık açık uyuşturucu kartellerine destek çıktılar. Ülkesinin petrollerini her türlü ekonomik saldırı ve finans komplolarına, bizdeki gezi benzeri bol molotof kokteylli sokak eylemlerine, cia provokasyonlarına rağmen Amerikan petrol şirketlerine satmayıp direnen Venezuela’nın Sosyalist Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu da diktatör ilan ettiler.

Seçim sürecinde yabancı medyanın yanlı tutumu sadece Erdoğan’a değildi. Aylar önceden itibaren, gerçi o zamanlar henüz Muharrem İnce’nin adaylığı gerçekleşmemişti ama, Meral Akşener’i desteklediler. Erdoğan’ı devirebilecek tek adayın Meral Akşener olduğuna dair çok haber okudum yabancı medyada. Onlar için öncelikli ve önemli olan Erdoğan’ın görevden ayrılmasıydı, bir daha seçilememesiydi, bu yüzden muhtemelen güçlü bir rakip olarak gördükleri Akşener’i desteklemişlerdi. Ancak Meral Hanımın daha sonraki süreçte, miting meydanlarında özellikle milliyetçi kesim tarafından faaliyetleri desteklenen TİKA’nın kapatılması, diğer bazı kamu kurumlarının satılması ve bazı yatırımların durdurulması gibi küreselcilerin hoşuna gidecek vaadlerinin olması, bu medya desteği hakkında bazı soru işaretleri de oluşturdu. Abdullah Gül’ün adaylığı konusunda kendilerine bir yerlerden empoze yapıldığını söylemesi ve kaynağını milletle paylaşmaması da soru işaretlerine yol açtı. Medyada, kameralar  önünde yapılan, ama arkası gelmeyen bu açıklama olumsuz puan olarak Akşener’in hanesine yazıldı.

 

Muharrem İnce’ye gelince.

Adaylığını açıkladığı andan itibaren yabancı basında hakkında bir haber veya yorum çıktığını göremedim. Sadece partisinin adı verilerek seçim çalışmaları, mitingler yapıldığı yazıldı, ama nedense Muharrem İnce ismi haberlerin sonunda çok kısa cümleler içinde geçti. Hatırlarsınız, İnce adaylığını açıklamadan  önce, CHP Genel Merkezinden yapılan açıklamada “ekonomiden çok iyi anlayan ve Erdoğan’ı çıldırtacak bir aday çıkaracağız” denilmişti. Böylesine bir aday olsa olsa Dünya Bankası Başkan yardımcısı Kemal Derviş olabilirdi. Ancak bu teklifi Kemal Derviş kabul etmedi. Dünya Bankası ve ona bağlı bir çok küresel örgütte çok daha önemli işler yürüttüğü gerçeğini medyada çalışan hemen herkes bilir. Kemal Derviş adaylığı kabul etmeyince yine küreselciler tarafından yadırganmayacak, hoş karşılanacak başka bir adaya yöneldi CHP. Adaylığını kendisi açıklamayan, başka yerlerden adaylığının “konuşulduğunu” duyduğumuz, eski cumhurbaşkanlarımızdan Abdullah Gül. Ancak Meral Akşener’in bu ortak adaylığa destek vermemesi ve Akparti cenahından devreye girip, Abdullah Gül ile görüşenlerin “hatırına” bu adaylık da gerçekleşemedi.

Aniden ve partideki bir kaç arkadaşının desteğiyle, yani kendi inisiyatifiye bir cumhurbaşkanı adayı ortaya çıkıverdi: fizik öğretmeni Muharrem İnce.  Ekonomiyi çok iyi bilen ve Erdoğanı çıldırtacak bir aday göstereceğiz diyen CHP yönetimi, medeni bir cesaretle ortaya çıkan bu bireysel adaylığı önce yadırgadı, ama daha sonra kabullenmek zorunda kaldı. Hatırlarsınız geçen seferki cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekmeleddin İhsanoğlu gibi kendileriyle hiç alakası olmayan ama küreselciler tarafından hoş karşılanacak bir aday olduğu için genel başkanları tarafından, kendi deyimiyle “tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” diye yönlendirilmişti CHP seçmeni. Bu tür zoraki adaylardan bezmiş olan CHP’liler ilk defa kendi içlerinden, partilerinden çıkmış bu adaya dört elle sarıldı. Umutlar ilk defa yeşerdi. Eğer Muharrem İnce adaylığını koymasaydı, CHP’nin bir adayı olmayacak ve parti yönetimi seçmenlerine Meral Akşener’in desteklenmesi çağrısını yapacaktı. CHP’li seçmen yine partisinden olmayan bir adaya oy vermeye mecbur bırakılacaktı. Muharrem Bey’in adaylığı bu planları bozdu. Beklenmeyen (hatta partisi tarafından istenmeyen) bu adaylığın medyaya açıklanması bile, sanki küresel gözlemcilere bir tür isteğimiz dışında oldu vurgusu içeren “Gel bakalım Muharrem İnce” sözleriyle yapıldı. Kemal Kılıçdaroğlu, Muharrem İnce’nin mitinglerine asla katılmadı, ama miting alanlarına kendi resminin asılmasını da şart koştu, CHP genel merkezinden hiç bir gerçek destek gelmedi, sadece göstermelik bir kaç küçük jest yapıldı. Kampanya için genel merkez tarafından profesyonel bir reklam/tanıtım ekibi desteği verilmediği de çok belliydi; sahnede bisiklete binmek, köyde traktörü geri geri sürmek gibi komik görüntüler izledik. Kendi partisinden çıkmış bu adayı bağırlarına basan CHP’liler bir tür mutluluk sarhoşluğu içerisinde oldukları için bu detayları fark etmediler bile.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Muharrem İnce partisinden çok daha fazla oy aldı ve limitleri zorladı. Küreselci medyanın aylardır Erdoğan’ı yerinden edecek Demir Leydi dediği Meral Akşener’i de ezdi geçti.

Kampanya sırasında diğer adayların vaadlerinin altında kalmamak maksadıyla, ya da popüler söylem zannederek yaptığı bazı açıklamaları, seçim sonrası konuşmasında reddetmesi bu tür  konuşmaların profesyonel destekle hazırlanmamış, oracıkta akla geliverdiği için, anlık söylenmiş sözler olduğu fikrini güçlendirdi. Benzer hatalara Erdoğan’ın seçim konuşmalarında ve Meral Akşener’de asla raslamadık. Mitinglerini kaydeden kameralar önünde ne dedilerse önceden hazırlanmış, hesabı kitabı yapılmış söylemlerdi hepsi.

Kampanyası sırasında Muharrem İnce, televizyon kanallarının kendisine yeterince yer vermediğinden yakındı durdu. Bilhassa özel televizyonlardan adaletli davranmalarını beklemesi, uzun süren canlı yayınlar yaptıklarında da hafiften sitemkâr sözlerle dokundurmalar yapması Muharrem Bey’in medya konusunda da acemi olduğunu gösterdi. Özel televizyonlar izlenme oranlarıyla vardır. Hepsi ticari kuruluşlardır, izlenirlik kaygısı başka her türlü faktörden önce gelir.  Hele hele siyaset sahnesine (iddialı da olsanız) bir aktör olarak yeni çıkmışsanız. Eğer o televizyonlar sizi yayınlamıyorsa sizin reytinginiz düşük olduğu içindir, diğer adayı daha çok yayınlıyorsa onun reytinginin yüksek olduğu anlamına gelir. Bir gün önceki mitinginizi canlı vermeyen televizyon, eğer ertesi günkü Diyarbakır mitinginin tümünü canlı yayınlıyorsa bunun sebebi  adayın değil Diyarbakır’ın reytinginin yüksek olmasıdır.  Yayıncılık yani medya başka bir dünyadır ve özellikle siyasete atılanların sıradan izleyici olmaktan çıkarak olaylara medya açısından bakabilmesini gerektirir. Medyaya izlenirlik konusunda arguman üretmeden beklentiye girmek yanlış olur. Bunun için de medya ile ilişkiler  konusunda çok profesyonel bir ekip gerekir.

TRT konusunda da Muharrem İnce’nin çokça tepkisi oldu. Kendisine diğer adaylarla eşit yer verilmediği iddiasını sık sık dile getirdi. Oysa TRT yönetiminin bu konuda gelebilecek eleştirilere karşı yasalara dayalı uygulamada bulunduğunu tahmin etmek zor değil. Ben iki kez TRT Haber kanalında Muharrem İnce’nin mitingine canlı bağlanıldığına şahit oldum, tam TRT yayınlarken her ikisinde de TRTnin kendi mitinglerini yayınlamadığını söyledi, sitem etti. O anı TRT ekranında canlı yayında izlemek hoştu, gülümsedim. Tabii bir de şu var eğer isteselerdi TRT yönetimi kendi inisiyatifleriyle yasal sınırları aşar ve İnce’ye daha çok yer verebilirlerdi, ama yapmadılar. Bu biraz da diğer medya için geçerli olan “iyi ilişkiler kurma” kuralının TRT için de geçerli olduğunun dikkate alınmasını gerektiriyor.  Bu açıdan, Muharrem İnce’nin seçim sonrası değerlendirme konuşması yapmadan önce herkesin gözü önünde TRT kameramanını salondan kovması da hiç hoş olmadı. Eğer böyle bir uygulama yapılacaksa, akreditasyon uygulanır veya TRT ekibinin istenmediği uygun bir şekilde kuruma “önceden” belirtilir, kameramanın gelmemesi sağlanırdı. O salonda herkesin önünde, olanlardan sorumlu tutulamayacak bir televizyon emekçisine de saygısızlık yapılmamış olurdu.

“Adam kazandı” şeklindeki yazılı mesaj, kuşkusuz Muharrem Bey’in medya ile ilgili yaşadıklarının en önemlisiydi. Fox TV canlı yayındayken İsmail Küçükkaya’nın kısa mesajla gönderdiği sorusuna verdiği cevap hemen ekrana yansıdı. Küçükkaya gazetecilik görevini yaptı elbette. Kimsenin bu konuda eleştiri hakkı yok. “Off the record” olduğu belirtilmeyen bir sözün seyirciye yansıtılması haberciliktir.

Muharrem İnce daha sonra bir gazeteye verdiği röportajında, bu mesajın seyirciye yansımasından dolayı pişman olmadığını üstü kapalı olarak ifade etti zaten. Sadece kendisinin  “adam” sözcüğü yerine “Recep Tayyip Erdoğan” ismini yazmadığından dolayı pişmanlık duyduğunu yine aynı söyleşide okuduk.

Kesin olan şu ki; aylarca “kazanacağız” diyerek büyük beklentiye soktuğu kitlenin karşısına o gece çıkıp kazanamadık demek zor gelmişti İnce’ye. Bir yazılı mesajın kamuoyuna yansıması bir yandan pek çok soru işaretine ve komplo teorilerinin üretilmesine yol açarken, diğer yandan da seçimin kaybedildiğini bildirerek beklentideki kitlesinin gazını almış oldu.  Ertesi gün de kameraların karşısına çıktığında, gerçeği kabullenmiş insanlara hitap etmenin rahatlığını yaşadı.

Akparti’de ise reklam/propaganda danışmanı rahmetli Erol Olçok’un yokluğu bu kampanya döneminde fazlasıyla hissedildi. Seçilen sloganlar hatırda kalıcı değildi, hatta slogan bile yoktu. Seçimlere kısa süre kala yayına giren başarılı bir propaganda filmi ile kampanya tekrar canlandırıldı, ama başlangıçtan itibaren genel hatlara bakıldığında Recep Tayyip Erdoğan’ın mitinglerde ve çeşitli toplantılardaki konuşmaları dışında Akparti’nin medyaya akseden dikkat çekici bir çalışmasını göremedik.

Seçimler ve politika üretimi aslında bitmedi. Yakında yerel seçimler var. Hem adayların kimler olacağını, hem de medya ile ilişkiler konusunda neler yaşayacaklarını şimdiden merak ediyorum. Başkanlık rejimiyle ülkemiz yeni bir sürece girmiş oldu, milletimiz için hayırlı olmasını temeni ediyorum.

EKREM ERGÜDER/MEDYABEY

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış.

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2017 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - [email protected]