RTÜK hakkında bazı değerlendirmeler

Yayıncılık mesleğinden olmayanlar da bilirler, devletimizin bir kurumudur RTÜK. Yıllarını televizyon veya radyo yayıncılığında geçirmiş birisiyseniz, meslekle alakalı bu kurumun üyeleri arasında tanıdık simalar var mı, ya da kimler var diye şöyle bir bakıyor insan. Ben de öyle yaptım, baktım ama tanıdığım bir isme rastlamadım. Kurumun internet sitesinde eski üyelerin de bir listesi ve kısa özgeçmişleri yer alıyor, onlara da bir göz attım. Meslekten tanıdığım sadece iki kişi gelmiş geçmiş RTÜK kadrolarından. Birisi TRT’de programcılık ve yöneticilik yapmış, televizyonculuk mesleğine yıllarını vermiş sayın Hülya Alp, diğeri de Kanal 7 televizyonunda haber programlar yapmış, aynı kurumun çeşitli kademelerinde çalışmış, yurt içi ve yurt dışı temsilcilikleri görevini üslenmiş sayın Zahid Akman.

Tanımadığım bir iki kişi de haber ajanslarından, TRT Ankara Müdürlüğünden ve mühendislik gibi yayıncılığın teknik alanlarından gelmiş üyeler var. Elbette benim tanıyor olmam objektif bir kriter değil. Ama televizyon ve radyo yayıncılığı ile ilgili kural koyan, kurallara uygunluk denetimi yapan, sektörü yönlendiren anayasal bir kurumda faaliyet alanı ile ilgili meslekten insanlar var mı, yok mu diye bakmak meslek erbabı olarak en doğal hakkımız.

Öncelikle şunu belirtelim, radyo-televizyon yayıncılığı sektör içindeki yayıncı kurumlarda çalışırken öğrenilen, deneyim kazanılan bir meslek. Herhangi bir konuda bilgiler içeren kitap okumak, yayınlamak, gazetede çalışmak, makale yazmak ya da üniversitede öğretim üyesi olmak radyo-televizyon yayıncılığı mesleğiyle doğrudan alakalı bir iş yapmak anlamına “maalesef” gelmiyor. Yayıncılık kitaplardan veya bir okuldaki derslerden öğrenilecek bir iş de değil. Bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar arasında en önemlisi gördüğüm “saha çalışmalarının” tekabül ettiği alan, radyo televizyon yayıncılığında bizzat fiilen çalışmak, yayın kurumlarında fiilen görev almaya denk geliyor. TRT koridorlarında yapımcı veya yönetmen ne iş yapar diye sorup not almaya gelen pek çok öğretim üyesiyle tanıştım geçmişte. Saha çalışmasından kastettiğim de bu değil zaten.

RTÜK üyesi olarak görev yapmış, meslekten olmayan üyeler arasında da elbette tanıdık çok değerli isimler var. Kültürümüze hizmet etmiş, kitaplar yazmış veya sosyal bilimler alanında akademik çalışmalar yapmış, branşında çok önemli işlere imza atmış isimler göze çarpıyor. Bu isimler aslında RTÜK bünyesinde değil de, fiilen radyo televizyon yayıncılığı yapan kurumlarda danışman, uzman olarak veya icra kurullarında görev alsalardı ülkemize, kültür hayatımıza çok daha büyük katkıları olacaktı. RTÜK, bu yetişmiş değerli insanlara asıl alanları olan kültürel bir hizmet alanı sunmuyor. Bu değerlerimiz, televizyonlara ceza yağdıran bir kurum haline getirilen üst kurulda çalışmaktansa, yayıncı kuruluşların doğru, düzgün yayınlar yapmasında çok daha fazla etkin ve faydalı olurlardı.

Aslına bakarsanız yasalarla belirlenen yayıncılık ilkelerine uygun yayın yapmayan kuruluşları cezalandırma süreci de bağımsız yargının işi olmalıydı. Hukuk sisteminin gelişimiyle ortaya çıkan mahkeme çeşitleri gibi, bu konuda da uzmanlık alanı radyo televizyon yayıncılığı olan hukuk mahkemeleri kurulabilir. Böylelikle üst kurul yargı makamı niteliğinden kurtularak, asıl görevi olan yayıncılık alanında daha pozitif, verimli ve yönlendirici olabilir. Nitekim RTÜK de her ne kadar kendisi izleme ve gözlem yapsa da, cezaların çoğunu seyirciden gelen şikayetlere göre kararlaştırıyor zaten.

Televizyon-radyo yayıncılığından gelen üst kurul üyelerinin durumları daha da ilginç. Doğrudan meslekten yetişmiş olduklarından dolayı kurumsal bir gelenekle seçilmiş değiller, anayasaya göre siyasi partilerin parlamentodaki sandalye sayısına göre belirlenen kontenjandan, meclisteki partilerce önerilerek göreve gelmişler. Bu ne demek? RTÜK üyeleri mesleklerinin temsilcisi olarak değil, bir siyasi partinin temsilcisi olarak orada görev yapıyorlar. Sistemin yüklediği bu rol de üyelerin kurul içerisindeki işlevlerini etkiliyor, bana kalırsa meslekî niteliklerini geri planda bırakıyor, kurulu siyasal bir çatışma alanı haline getiriyor.

Ayrıca siyasi partiler RTÜK’e gönderecek yayıncılık mesleğinde yetişmiş insan bulamayınca, halkla ilişkiler veya çeşitli kurumların basınla ilişkiler gibi kadrolarında çalışmış yani televizyon-radyo yayıncılığı ile ilgili imiş “gibi gözüken” isimleri üye olarak göndermiş. Bazıları da radyo televizyonla alakası olmayan ama kağıt üzerinde “yayıncılık” kelimesi ortak gözüktüğü için benzer meslekler zannedilen yazılı basından getirilmiş.

Yazılı basın kronolojik olarak çok daha evvel kurulmuş ve kurumsallaşmış bir mecra olduğu için, teknolojinin gelişimiyle ortaya çıkan ve nispeten daha yeni sayılan radyo televizyon yayıncılığı üzerinde etkili olabilmiş ülkemizde. Televizyon ve radyo programcılığı yazılı basınla alakası çok uzak meslekler olduğu halde, programlara ancak konuk olma vasfına sahip sayabileceğimiz yazılı basın mensupları hiç anlamadıkları bir alan olan televizyon-radyo yayıncılığında yönetici bile olabilmişler. Oysa hem kamusal hem de özel yayıncılık alanında iyi yetişmiş kuşaklar var ve sektörün cazibesine kapılıp başka mesleklerden özenerek gelenlerin üst düzey ilişkileri yüzünden kenardalar.

Kısacası üye belirlenmesinde ana etmen siyaset olunca, partilerle veya bürokrasiyle dirsek teması olmayan, radyo televizyon yayıncılığı mesleğinde tecrübeli insanlar değerlendirilememişler. Sektör açısından geçerli olan bu durum, RTÜK açısından da benzer sonucu vermiş. Bu kanaate nasıl varıyoruz, Ankara’da yaşayan, görev yapan bir kaç spiker veya televizyon-radyo muhabiri bürokrasinin/siyasetin merkezinde oldukları için bu zinciri bir şekilde kırmayı başarmışlar. Ama mesela, özel televizyonların çoğunlukta olduğu İstanbul’dan bir televizyoncunun, kameramanın, (Hülya Alp haricinde) bir yapımcının, yönetmenin veya radyo televizyon yöneticisinin kapıdan içeriye girmesi mümkün olamamış.

Özel sektörde muhasebecileri,  emekli polis müdürlerini televizyon yöneticisi yapan patronajınkine benzer bir yaklaşım, televizyon radyo yayıncılığında yetişmiş olmak gibi bir kriteri görmezden gelerek RTÜK üyelerinin seçiminde de kendisini göstermiş. Yanlış anlaşılmasın bu meslekleri küçümsemiyorum, elbette hepsi çok mühim meslek ve kariyerler, sadece kendi mesleğinde önemli başarı sağlamış insanların, yayıncılık ile ilgili işlerde aynı başarıyı göstereceklerini zannedenlerin yanıldığını ifade ediyorum.

Ülkemiz siyasal alanda başkanlık rejimine geçerek, bürokrasinin azalmasını gerektiren ve icracı kurumlarda uzman kadroların önem kazandığı iddialı bir sürece girdi. Parlamentonun asıl görevi olan yasamaya daha çok yönelmesi, ülke yönetiminde icranın daha çok söz sahibi olarak sorumluluk alması uzman kadrolara ihtiyacını artırıyor.  Kabinede siyasal alanda tanınmamış ama mesleğinde başarılı uzman insanlara yer verildiği şimdiden gözlemlenmekte. Bu sürecin radyo televizyon yayıncılığı alanında da etkisi doğal karşılanacaktır.

RTÜK’ün radyo ve televizyon yayıncılığı konusunda düzenleyici olmak, sektörü yönlendirmek gibi görevleri var. Ben bu görevlerin de üyelerin atanmasında ana kriter olan “siyasal parti temsilcisi” olmaları yüzünden yerine getirilemediği, ötelendiği düşünenlerdenim. Ancak bu tek ve asıl sebep değil, kurulun hazırladığı raporları, yayınladığı tavsiye niteliğindeki bildirileri dikkate almayan bir siyasi ve bürokratik ortamın varlığı da kurulun işlevsiz hale gelmesine sebep olmuş. Sektörün, radyo televizyon yayıncılığı dediğimiz mesleğin dünyada yerleşmiş temel kurallarına uygun şekilde yürümesi için üst kurulun daha etkin olması gerekiyor.

Şu an ülkemizdeki televizyon yayıncılığının durumunu anlamak için uydudan yayın yapan kanalların hem içerik hem de teknik kalitelerine bakmak yeterli olur. Seyircinin pek memnun olmadığı bir kalite düşüklüğü açıkça hissediliyor. Ben televizyoncu olduğum için kendi alanımdan bakarak söylüyorum, eminim ki radyocu arkadaşlarım da kendi alanlarındaki durumdan pek memnun değiller. Peki bu konuda üst kurulu sorumlu tutmalı mıyız? Seyirci ve yayıncı olarak bizi rahatsız eden olayları gördüğümüzde “RTÜK ne işe yarar bu ülkede?” diye soruyoruz. Biraz araştırınca üst kurulun sorumluluk alanı geniş, ama yetkilerinin son derece kısıtlı olduğunu görüyoruz. Çünkü üst kurul yayıncılık alanındaki sorunların farkında olsa bile, radyo televizyon sektörü için köklü çözümler üretilebilmesi siyasal gücün yani yasama ve yürütmenin alacağı kararlara ve bu kararların uygulanmasına bağlı.

Mesela RTÜK, 2014 yılında “Radyo-Televizyon yayıncılığı Sektör Raporu” hazırlamış. Çok önemli tespitler içeriyor. Ancak bu raporda bahsedilen sorunların giderilmesi için uygulamada dört yıldır hiç bir adımın atılmaması kurulun işlevini yerine getiremediğinin de göstergesi. Belli ki sistem RTÜK’e “sen ceza kes ötesine karışma” der gibi davranıyor ve bu da üst kurulu asıl görev alanında işlevsiz hale getiriyor. Üst kurul, radyo televizyon yayıncılığında sektörü yönlendirici ve kaliteyi artıcı görevler üstlenmesi gerekirken, sürekli ceza kesen yayın kuruluşları açısından sevimsiz bir merci olarak algılanıyor. Türkiye’de son yıllarda kamusal hizmetlerde devletin edilgen bir varlık olarak hissedilmesine yol açan, “şikayet yoksa işler iyi yürüyordur” mantığını benimsediğini pek çok alanda görüyoruz, bu eğilimin yayıncılık alanında da yeşerdiğini fark etmek üzücü. Çünkü yayıncılık, ülkenin kültür hayatı üzerinde doğrudan etkili. Geleceğimiz olan genç kuşakların yetişmesinde önemli işlevi var.

Yukarıda bahsettiğim 2014’deki RTÜK raporundan önemli gördüğüm bir alıntıyı dikkatlerinize sunmak istiyorum;

Şu an medya sahiplerinin devlet ihalelerine girilmesini engelleyen bir yasal düzenleme olmadığından yayıncılığın gücünü arkasına alabilen büyük şirketlerin diğerlerinin bir adım önünde olduğu gerçeği ortadadır. Bunun yanında özellikle radyo ve televizyon alanındaki hızlı teknolojik gelişmeler ve acımasız rekabet koşullarında bu gelişmelere ayak uydurma zorunluluğu, yayıncılığı

maddi açıdan yıpratıcı bir konuma da getirmiş, aynı zamanda yasal düzenlemelerle getirilen mali yükümlülükler ve ağır yaptırımlar, özellikle yerel ve bölgesel yayıncıları ekonomik açıdan zorlamaya başlamıştır.”

İşte siyasal erkin çözmesi gereken önemli bir mesele. Üst kurul yayınladığı raporla 2014 yılında konuya dikkat çekmiş. İlk bakışta sadece yerel ve bölgesel yayıncılığı koruma amaçlı gözüküyor belki, ama aslında ulusal çaptaki yayıncılığın da kalite koşullarının sağlanması, yayıncılığın gücünün kullanılarak elde edilmeye çalışılan siyasal etkilerden korunması gibi konularda da etkili olacak tespitler var. Medya kuruluşlarının sahiplerinin, kamu ihalelerine girmesini engelleyen bir yasanın çıkarılması teklif ediliyor. Bu öneri, yayıncılığı siyasal kaygılardan ve eleştirilerden kurtaracak bir çözüm sunuyor aslında.

Sanırım medya siyaset ilişkisi deyince, sizin aklınıza sadece medyanın siyasal iktidar tarafından kullanılması geliyor.  Oysa tüm dünyada medya sektöründeki yatırımcıların, başka sektörlerde faaliyet göstermeleri de siyasal bir eylem olarak kabul ediliyor. Medya gücünü elinde bulunduran firmaların başka sektörlerde iş yapması, özellikle kamudan ihale alması siyasal alanda güç olmak anlamına geliyor. Medya dışındaki sektörlerdeki rekabet koşulları, medya sektöründe yatırımı bulunan şirketler lehine bozuluyor. Bu sebeple pek çok ülkede medya sektörünün yasalarla belirlenen en önemli kuralı; sektöre giriş yapan firmaların başka sektörlerde yatırımlarının bulunmaması konusunda getirilen kısıtlama.

Medya sektöründeki şirketlerin sadece izlenme oranlarına göre para kazanır hale gelmesi de bu kurala bağlı. Reklam pastasından aldığı pay dışında bir finans kaynağı olmayan medya, parasını direkt halktan kazanıyor demektir.  Oysa patronajın başka sektörlerden kazandıklarıyla desteklenen medya halk tarafından izlenir olduğu için değil, siyasal erk ile girdiği çeşitli “karşılıklı” ilişkilerden veya rakipleriyle medya gücünü kullanarak giriştiği haksız rekabetten paza kazanıyor “olabilir”. Medyanın siyasal iktidar tarafından kullanıldığı algısı, özel şirketlerin medya sektöründeki yayıncı kuruluşları ele geçirerek, aslında siyasal erk üzerinde baskı kurmak gibi bir amaçlarının olabileceği gerçeğini unutturuyor.

Diğer taraftan olayın bir başka boyutu da şu; bir şirket medya sektöründe yatırım yaparak, vergi, sosyal güvenlik yasaları ve yayıncılık kuralları gibi konularda siyasal iktidarın denetimine zaten giriyor. Ama ilaveten başka bir sektörde yatırımı varsa, bu durum daha başka çok sayıda bakanlığın yetki ve sorumluluk alanındaki kamusal denetime ve siyasal erk ile ilişkilere girmek anlamına da geliyor. Hem de medya gücünün elde bulundurulması bu konularda siyasal iktidar üzerinde etki kurmak ihtimalini de artırıyor. Bu girift ilişkiler, izlenme oranlarıyla reklam pastasından aldığı pay ile geçinmeye çalışan kuruluşların mesleki imkanlar açısından çok gerilerde kalmasına yol açabiliyor. Ayrıca çok iyi biliyoruz ki, yatırımcı şirketler grubunun medya dışı sektörlerdeki ürünlerinin reklamları, grubun medya organlarında büyük indirimlerle hatta ücretsiz yayınlanabiliyor. İşte bahsettiğimiz haksız rekabet koşulları da burada doğuyor zaten.

Üst kurulun görev alanına giren bir diğer konu da karasal dijital radyo televizyon yayınları. Belki hatırlarsınız bu konu 2013 yılında gündeme gelmiş ve çeşitli tartışmalara sebep olmuştu. Kullanıcıların evlerindeki televizyonlarına takacakları küçük bir cihazla uydu antenine gerek duyulmaksızın dijital yayınları alabileceği şeklinde bir açıklama yapıldığını çok iyi anımsıyorum.

Çamlıca’da yapımı sürmekte olan büyük kulenin bu konuda faaliyet göstermesini bekliyoruz. Karasal dijital yayın, geniş teknik imkânları sayesinde birçok yerel televizyonun maliyetlerini düşürecek, aynı zamanda hava sahamızı daha fazla sayıda yayına açabilmemizi sağlayacak teknolojik yenilikler içeriyor. Seyircinin izleme tercihlerini, yerel ve bölgesel yayınlara daha çok şans tanıyacak artıracak nispeten daha düşük maliyetli yenilikler bunlar. Apartmanlarımızın çatılarını, balkonlarını işgal eden kötü görünümlü çanak antenlere de gerek kalmayacak, şehirlerimiz görsel kirlilikten kurtulacak. Dijital teknoloji aynı zamanda yüksek ses kalitesindeki radyo yayınları ile müzikseverlerin hoşuna gidecek özellikler barındırıyor. Tabii bu konuda parlamentoda bazı yasal düzenlemelerin yapılması, hükümetin de RTÜK önerilerini ve standartları uygulamaya geçirmesi gerekiyor. 2013’den beri böyle bir girişim olduğunu henüz duymadık. Umarım Çamlıca Kulesi sadece İstanbul’un silüetini bozan çok sayıdaki televizyon aktarıcısını yok etmekle kalmaz, asıl önemli işlev olan karasal dijital yayınlara ev sahipliği yapar.

EKREM ERGÜDER/MEDYABEY

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış.

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2017 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - [email protected]