Yönetmen Oğuz Yalçın: Sanki tüm dizileri tek bir yönetmen çekiyormuş gibi…(M.Bey-Özel)

Ünlü yönetmen Oğuz Yalçın ile dizi ve sinema sektörü ile ilgili yaşanan değişimleri, sorunları ve yeni projelerini konuştuk. Sanat hayatına dair bir takım güzel anılarını söyleşimizde paylaştı…

Her şey özel işlerimden dolayı İzmir’e gelmemle başladı. En büyük senarist olan hayatın yazdığı bir hikâyenin içinde buldum kendimi. 2014 yılında kaleme aldığım ‘’ Bitmeyen Roman-Yolculuk’’ isimli senaryomdan uyarladığımız roman çalışmamız için eşim ile beraber bir süreliğine İzmir’e geldik. Hayatın beklenmediği hatta kovalanmadığı kısacası sürekli sizinle birlikte olduğu Selanik’in ablası İstanbul’un kız kardeşi güzel İzmir’de bir yandan da yeni köşemin ilk yazısının konusunu düşünüyordum. Şans bu ya Türk komedisine damgasını vurmuş bir usta da güneşin en güzel battığı yerdeymiş. Hatta Dünya’ya açılan bu limana yerleşmiş. Bunu öğrenir öğrenmez hemen kendisi ile irtibata geçtim. Kaygısızlar, Ana, Çılgın Bediş, Mahallenin Muhtarları, Şaban ile Şirin, Emret Komutanım gibi klasikleşmiş dizilerin ve Deli Dumrul filminin yönetmeni Oğuz Yalçın, Mithat Paşa caddesi, Yalı durağındaki Artiz Yapım Sanat Merkezi’ne beni çağırdı. Her alanda olduğu gibi, Sanat ve Kültür alanında İstanbul’un tek alternatifi olma şansına sahip bir kentte çok özel bir yer kurmuş. Sağ olsun O da onca işinin arasında bana zaman ayırdı.  Sanat Merkezi’nden içeri girdim. Selamlaştık. Kültür Merkezi’nin kafesine geçtik. Çaylar sipariş edildi ama ben daha çaylarımızın gelmesini bile beklemeden başladım sorularıma…

Neden böyle bir eğitim merkezi açtınız?

Sanat eğitimsiz, eğitim üretimsiz olmaz.

Peki eğitimlerinizde hangi branşlara ağırlık verdiniz?

Eğitimlerimiz özellikle sinema televizyon oyunculuğu ağırlıklı. Ayrıca eğitimde ve pratikte kendisini kanıtlamış bir oyuncu ve eğitmen kadromuz var. Temel oyunculuk derslerini uygulamalarla pekiştireceğiz. Bunun yanı sıra ileri oyunculuk çalışmalarımız da olacak.  Eğitim konusundaki sloganımız Sanat ustadan öğrenilir.

Neden İzmir?

1982 yılında mezunu olmaktan gurur duyduğum Duz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi(DEÜ GSF) Sinema TV Bölümü’nü bitirdiğim zaman İzmir’den ayrılmaya gönlüm razı olmasa da İstanbul’a zorunlu gidişimden bu yana gözüm hep bu keyifli şehirdeydi.  Artık İstanbul’da çalışmak zorunda olmadığımı, hatta çalışmalarımı İzmir’de daha rahat sürdürebileceğimi fark edince ani bir kararla yuvaya döndüm. 8 aylık gözlemim sonucu İzmir’in artılarını ve eksilerini kendimce saptadım. Gördüm ki artıları daha fazla. Ve kolları sıvadım. Yapılacak o kadar çok şey var ki. Dostlukla, sevgiyle, içtenlikle…

img_2747

**********   ***********

Usta yönetmen Oğuz Yalçın ile yaptığım sohbetin hararetini araya giren enfes boyozlar ve pek tabi tavşankanı çaylar bile alamadı. Ben sordum o anlattı… Hatta o öyle güzel anlattı ki benim fazla soru sormama bile gerek kalmadı. Sanırım ustalık bu olsa gerek.

**************  ***********

Şu sıralar takip ettiğiniz bir dizi var mı?

Pek tabi dizileri takip ediyorum ama bana sanki bütün dizileri tek bir yönetmen çekiyormuş gibi geldiği için ısrarla takip ettiğim bir dizi yok diyebilirim.  Beni etkileyecek, keyiflendirecek pek bir şey bulamıyorum. Belki var birkaç bir şey. Haksızlık etmeyeyim ama özellikle de dram olan dizileri sevebileceğimi sanmıyorum.

 Son dönemlerde performansı ile dikkatinizi çeken bir aktör ya da aktris var mı?

Var tabi ama… Birilerini söylersem hatırlayamadıklarıma haksızlık olur. Ama bir tane örnek vereyim. Hayat Şarkısı adlı dizide Ahmet Mümtaz Taylan’ın kompozisyonunu çok beğendim gerçekten. Zaten hep kendini aşan hep farklı oynayan bir oyuncu ama bu sefer daha bir farklıydı. Bir de aynı dizide “Mahir” diye bir karakter var. O karakteri canlandıran Olgun Toker. Onu da çok başarılı buluyorum. Fakat ben daha çok güldürü ile ilgilendiğim için Ahmet Kural ilk tanıdığım zamandan beri dikkatimi çeken bir oyuncuydu. Özellikle Çalgı Çengi filminde Murat Cemcir ile ikisini de çok beğenmiştim. Benim tarzım oyuncular. Diğerlerine haksızlık etmek istemem ama bu oyuncu arkadaşların oyunculuklarına özel bir sempatim var.

 Özel kanallara geçiş süreciyle televizyon ve sinema sektöründe nasıl değişimler yaşandı?

Çok üretim anlatılan şeyleri zenginleştiriyor ama bir yandan da tüketiyor, anlamsızlaştırıyor, özensizleştiriyor. Çok üretim bir yere kadar iyi ama bir yerden sonra kaliteyi düşürmeye başlıyor. Yani o tek kanal döneminde dizilerdeki teknik iyi değildi. Oyuncuların bu kadar çok pratik yapma imkânı yoktu. Oyuncular televizyon için oyunculuk tarzını bu kadar geliştirmiş değillerdi ama başka bir şey vardı o dönemde! Yeşilçam’da da 1960’lı 1970’ 1980’li yıllarda gözlemlediğimiz bir şey! Büyük bir heyecanla, içtenlikle insanlar işlerini çok ciddiye alarak yapıyorlardı ki o bahsettiğim dönemlerin sonuna ben yetiştim. 1982, 1983 yılından sonra ben de Yeşilçam’da asistanlık, yardımcı yönetmenlik yaptım. 1986 yılının sonunda başladım yönetmenliğe. Az önce bahsettiğim dönemin sonuna yetiştim. Gerçekten o içtenlik o heyecan öyle güzel yansıyor ki bugün bile hala bu dizi ve filmleri çok severek izleyebiliyorsak bunun nedeni budur. Çok ilkeldi şartlarımız. Çok fakirdi o zaman sinema; ama yüreğimiz çok zengindi. Bütün o insanların yürekleri çok zengindi. Şimdi bu anlamda çok ciddi bir erozyon var. Ciddi bir kötüleşme var. Her şey para… Herkes için söylemiyorum bunu. Bunun dışında çok insan var ama genel olarak daha yeni yetme bir oyuncu bile doğrudan doğruya para ile ilgileniyor. Yani daha ne yapacağı, ne kadar başarılı olacağı belli olmayan bir yeni oyuncu adayı bile kaç para alacağı ile ilgileniyor. Bunun adı da profesyonellik oluyor. Bunun adı profesyonellik değil! Bunun adı arsızlık…

Önce insan ben ne kadar işe yarıyorum, ben ne kadar başarılı olabilirim diye bir bakar!

Mesela ben kaç yıllık yönetmendim ‘’Ana ‘’ dizisine çağrıldığımda, benim önüme bir form koydular. Rakam kısmını yazmadığım için Adem Gürses formu geri itmişti. ‘’Eksik yazmışsın’’ demişti. Ben de; ‘’hayır. Onu ben bilerek yazmadım’’ demiştim. O, ‘’niye’’ diye sorduğunda ben, ‘’bilmiyorum ki! Ben ilk defa bir komedi dizisi çekeceğim. Ne kadar verimli olacağımı bilmiyorum ‘’ demiştim. Adem Bey de ‘’olsun yaz bir şey’’ demesine rağmen ben de ‘’ama şimdi yazarsam belki de düşük yazacağım. Ama çok başarılı olursam bundan daha fazla hak ettiğimi düşüneceğim. Maalesef arttıramayacağım. Onun için boş bırakıyorum ki çok başarılı olursam daha fazla para isteyebilirim’’ demiştim ve gülüp geçmiştik bu faslı. Bu işin esprisiydi de ama hakikatten ben ne kadar verimli olabileceğimi bilemiyordum o dönem. Nasıl yazabilirdim ki oraya öyle bir şey? İlk defa yapacağım bir şeydi sonuçta.

 Sizce para konusunda özellikle oyuncular için profesyonelliğin ölçüsü ne olmalıdır?

Belirli bir ölçüt yok. Yani bunun bir formülü yok ama ben şunu söylüyorum. İnsanlar kendilerini bilmeli! Herkes kendi değerini bilmeli!

Başkaları bilmiyor zaten ama başkalarının bilmesi için de zaten insanın kendi değerini dayatması gerekebiliyor.

 Ne yazık ki bu acımasız şartlar bunu gerektirebiliyor. Ama bu da kendi değerini çok daha yükseltmek şeklinde olmamalı. Sen kendi değerini bilirsin ve bu değerin altına inmemeye çalışırsın. Ama bu değer seyircinin sana yansıttığı, samimi olmayan abartılı tezahürata göre olmamalı. Seyirci dev aynasıdır. Seyirci oyuncuyu dışarıda gördüğü zaman abartılı bir tezahürat yapabilir ama iki gün sonra unutur. Yani seyircinin bu tavrı yanıltıcıdır. İnsan kendi değerini bilirse ‘’ abartıyorlar’’ der… Ölçer, ona göre tavrını belirler. Ama zaten egosunu yükseltmeye meyilli olduğu için oyuncuların bir kısmı, ‘’ vay be! Ben neymişim?’’ diyor seyircinin tezahüratları karşısında. Bir de bakıyorsun oyuncu uçmaya başlıyor havalarda… Bu durum kendisi için de çok sağlıklı bir şey değil. Değerini bulamadığı zaman da ruh sağlığı bozulabilir. Bunun örnekleri de çok var. Yani ben her şey için de söylüyorum. Sadece oyuncular için değil! İnsan kendini bilmeli her şeyden önce. Kendini bilirse zaten onun dengesini kurar.

 Dizi filmlerinin süreleri hakkındaki düşünceniz ne?

Dizilerin süreleri normal ötesi anormal. Hatta anormal ötesi. Böyle bir şey yok! Dünyada standartlar belli diziler için. Biz kendimize göre bir takım şeyleri değiştirebiliriz elbette. Ama hani genel olarak Dünyada insanın konsantrasyonuna dair belirli bir ortalaması var. Konsantrasyon süreleri ölçülmüş. Bunlar hep bilimsel istatistiki veriler ile belirlenmiştir. Ona göre de, kültürlere göre değişiklik gösterse de,  üç aşağı beş yukarı bir televizyon dizisinin süresinin altmış dakikayı geçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi bu durum dizi türlerinin komedi ya da dram olmalarına göre de değişkenlik gösterebilir. Komedi dizisiyse daha kısa olması gerekir ki ben hep ona şey derim; komedi biraz yığma bina gibidir. Yani esprilerden oluştuğu için çok belirgin bir omurgası kesin bir hikâyesi olmayabilir bazı komedi hikâyelerinde. Amaç sadece gag’lerin arka arkaya sıralanmasıyla güldürmek olabilir. ( Gag; Bir skeçte, revüde ya da bir eğlence gösterisinde herkesin gülebileceği bir nükteyi kapsayan sözler ya da durumlardır.) Süresi yirmi dakikadır. Yığma bina çünkü. Çok katlı yaparsanız yıkılır. Taşımaz. Ama bir dram; betonarme ya da çelik konstrüksiyon… o yüksek olabilir. Sağlam omurga sağlam hikâye demektir. Böyle olursa daha uzun süre de olabilir. Ama ne kadar uzun olursa olsun altmış dakikayı da geçmemesi gerekir. Bir güldürü dizisinin de kırk kırk beş dakikayı geçmemesi gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca bu konu ile ilgili son bir şey eklemek istiyorum. Film-Yön ( Fil Yönetmenleri Derneği), Sen – Der (Senaryo Yazarları Derneği) ve diğer meslek kuruluşları çok ciddi çalışmalar yaptı. Hala yapılıyor dizi sürelerinin kısaltılması konularında.

 Özellikle TRT’ye gidildi. Sizin bir ticari kaygınız yok. Örnek olun. Diğer kanallar da size uysun. TRT bile bu konuda yeterince duyarlı davranmadı diye düşünüyorum. TRT’nin dizi süreleri bile uzun. Bu da neye neden oluyor? Yapılan işlerin kalitesinin düşmesine neden oluyor. Dizi ekiplerinin yani set işçilerinin çok çalışmasına neden oluyor. Çünkü aşırı fazla mesai harcanıyor.  İnsanlar yorgunluktan, uykusuzluktan hata yapıyorlar. Ve maalesef setlerde kazalar oluyor. İnsanlar ölüyor. Bütün bunların yanı sıra bir de yönetmenler setlere yeterince hazırlıklı gitmiyor. Çalışmadan sete gidiyorlar. Her şeyi sette çözmeye çalışıyorlar. Plansız programsız çalışmalarının da çıkan aksiliklere ve maalesef ki aşırı fazla mesai harcanmasına büyük katlıları var. En azından çekim süreleri planlı çalışılarak biraz daha kısaltılabilir.  Ama o konuda da dizi sürelerinin uzunluğundan dolayı yönetmenlerin bir bıkkınlık içinde çalıştıklarını düşünüyorum. Onun dışında yönetmen de setin dışında belki iş düşünmek istemiyor ya da uğraşmak istemiyor. Oysaki sete gelmeden önce akşamdan ya da sabah bir saat çalışsa veya çekilecek sahnelerin bir saat tasarımını yapsa, hatta dekupaj yapsa çok daha kısalır bu çekim süreleri. Ben hep dekupajlı çalışıyorum. Dekupajlı çalışıldığında en az üçte biri kadar kısalıyor o süre.  Hatta ben sırf bu konuyla ilgili  ‘’yönetmenler de bu suça ortak olmamalı!’’ diye bir yazı yazdım.

Bize yeni projelerinizden biraz bahseder misiniz? Bir sürpriz var mı?

Evet var. Bir süredir üzerinde çalıştığımız hatta ısrarla yapmaya çalıştığımız ama çok netleşmeden de pek fazla paylaşmaktan kaçındığım bir takım projelerim var.

 Neden paylaşmaktan kaçınıyorsunuz?

Çünkü o kadar çok şeye bağlı ki bir prodüksiyon (yapım) yapabilmek. Mesela İzmir’de bazı insanlar yirmi otuz bin lira ile elli altmış bin lira ile sinema filmi çekmeye kalkıyorlar. Şimdi bunları ciddiye almak pek mümkün değil. Çünkü bu tarz çalışmaların vizyon şansları bile yok. Hatta kurgu şansları bile yok. Kurgulanamıyor bile. Çünkü akşam normal vatandaş olarak yatıyor adam. Gece bir anda rüyasında görüyor bir şeyler. Sabah kalkıyor ben yönetmen olacağım diyor. Etrafında kim varsa eli kalem tutan ona senaryo sipariş veriyor. Bir hafta sonra o senaryo çıkıyor. Sen ben bizim oğlan hemen üç beş kişi toplanıyor. Oyuncular belirleniyor. Bir hafta sonra sete çıkılıyor. Sonra da film bağlanamıyor bile. Bizim işlerimiz böyle olmadığı için… Ciddi bir emek ciddi bir zaman ciddi bir yatırım gerektirdiği için bir sinema filmi öyle paldır küldür olmuyor. Onun için de ister istemez sarkıyor.  Bazen bir sezon sonrasına kalıyor ama az önce belirttiğim ucuz işlere alışanlar ya da ucuz ve sonuçsuz işleri yapanlar da dedikodular yapmaya başlıyorlar; yapamayacaklar vs. diye. Bunlarla çok ilgilenmiyorum. Ben yoluma devam ediyorum. Çünkü şaka değil minimum birkaç yüz milyon lira para harcıyorsunuz. Yedi yüz sekiz yüz bin liradan aşağı değil bir sinema filminin maliyeti. Hatta kopyasıyla, reklamıyla, salon maliyetleriyle falan bir milyonu da bulabiliyor. En düşük maliyetlerden bahsediyorum. Şimdi böyle bir yatırımı riske etmek, hadi paldır küldür çekiyorum demek ya da birileri konuşuyor diye bunu riske edipte yalan yanlış bir şey yapmak, yanlış bir oyuncu kadrosuyla bir filme başlamak hiç akıllıca bir şey değil.

AŞKA RACON SÖKMEZ SİNEMA FİLMİ

 Ve Oğuz Yalçın’ın yeni projesi olan sinema filminin ismini öğreniyoruz. ‘’ Aşka Racon Sökmez’’  Sohbetimiz tüm koyuluğuyla yeni sinema filmi üzerine devam ediyor…

‘’Aşka Racon Sökmez’’ Nasıl bir film olacak?

Biraz nostaljik bir film olacak. Aslında benim yaptığım işler özünde hep nostaljik. Çünkü birçok insani değerlerimiz artık nostaljik oldu ne yazık ki!  Yani insani değerleri hatırlamak zorunda kalıyoruz. Ve maalesef öyle güzel kahramanlar öyle özel insanlar günümüzde kalmadı fazla. Onun için yaptığım işlerde oluşturduğum kahramanlar biraz nostaljik olmak zorunda. Biraz naftalin kokuyor olabiliriz ama sonuçta ben gençlere önem veriyorum ve onlarla iletişim halinde kalmaya çalışıyorum. En azından özünde nostaljik olsa da biçim olarak günümüzün davranışlarını günümüzün söylemlerini kullandırtmaya çalışıyorum projelerimin karakterlerine. Böylelikle zamanı yakalamaya çalışıyorum. Yani zamandan kopuk değilim aslında ama özü itibariyle biraz nostaljik olmak zorunda. ‘’ Aşka Racon Sökmez’’ filmimizin kahramanı Turbo Korkut da başka iş bulamadığı için minibüs şoförlüğü yapıyor. Bir yanıyla bıçkın bir delikanlı ama bir yanıyla da sanatçı ruhlu. Şair. Yazıyor çiziyor… Hatta çaktırmadan, gizli gizli, müzikle ilgileniyor.

Bize Turbo Korkut’u biraz daha anlatır mısınız?

 Yani ‘’eli kanlı değil; deli kanlı’’ diyebiliriz. Böyle bir karakter. Deli Dumrul da böyle bir karakterdi zaten ama biz o filmde bazı hatalar yaptık. Hele ikincisi hiç istediğim gibi olmadı. Tabi bunun birçok nedeni var. Seyirciyi bağlamaz ama ben o şartları yaşadım ve film öyle çıktı. Onun için ben onu sürdürmek istemedim. Oradan çıkardığım derslerle aynı hataları yapmamak için yeni bir karakter oluşturmayı düşündüm. Deli Dumrul adlı sinema filmimde aşk çok zayıftı. Bu filmimde aşk çok ön planda. Onun için adından da belli zaten ‘’ Aşka Racon Sökmez’’ Yani bütün âleme raconu söküyor ama aşkı karşısında geri adım atmak zorunda. Çünkü ‘’ bilek yüreği bükmez. Bilek gücünü yürekten alıyor. Bilek yüreği bükmez. Aşka Racon Sökmez.’’

 Biraz da yeni filminizin konusundan bahseder misiniz?

Korkut haksızlıklar karşısında pek tahammüllü olmadığı için başı beladan kurtulmaz. Bu sebeple çok içeri girip çıkıyor. Film Korkut’un hapishaneden çıkmasıyla başlıyor. Daha sonra sevgilisi Korkut’a ‘’artık başkalarının sorunlarıyla ilgilenmeyi bırak. Bundan sonra ya sadece benimle ilgileneceksin ya da başkalarının sorunları ile ilgileneceksin! Ya beladan uzak duracaksın ya benden uzak duracaksın’’ gibi bir dayatmayla karşısına çıkınca Korkut beladan uzak duracağına dair söz vermek zorunda kalıyor. Hatta yemin etmek zorunda kalıyor. Ama bu yeminini tutması o kadar zor ki! Çünkü bunu fark edip üstüne gelenler etrafında beliriyor. Onu tahrik edip tekrar içeri sokmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Tüm bunlar yüzünden de aşkını yine yaşayamıyor.

 ‘’Aşka Racon Sökmez’’ nerede çekilecek ?

Tamamı İzmir’de çekilecek.

Niçin İzmir?

Bu çok önemli bir soru aslında. Bu soruya çok geniş kapsamlı bir cevap vermek isterim ama bu söyleşimizin içerisinde fazlaca yer kaplamasın. Daha önceden katıldığım bir televizyon programında geniş kapsamlı bir şekilde bu konuyu uzunca anlatmıştım. Görüştüğüm belediye başkanları ile de dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Ama bazıları bazen anlamamakta ısrarlılar. Bu bir sitem değil eleştiri. Şimdi aslında bu film bir İzmir projesi. İki anlamda da İzmir projesi. İzmir de çekileceği ve genel anlamda İzmir özellikleri taşıyacağı için bir İzmir projesi. Ama bir de ayrıca İzmir’in sektör olarak ya da İzmir’in plato olarak sektöre kazandırılması adına da bir İzmir projesi. Çünkü İstanbul’un artık tamamen tıkandığını, kilitlendiğini çok iyi biliyoruz. Hepimiz bunu çok net yaşadık. Hala da yaşıyoruz. İstanbul’da trafik çok ciddi bir sorun. Mesela bir sanatçının daha çok pozitif olması gerekir. Ama İstanbul da sanatçının pozitif olması mümkün değil. İstanbul da herkes agresif herkes gergin. O kadar çok neden var ki İstanbul da bu işin artık yapılamaması için. Ama bir şartlanmayla bir ezberle yapılmaya çalışılıyor. Bir de üstelik dizi süreleri bu kadar uzamışken! Alternatiflere baktığımızda da İstanbul’a en yakın alternatif özellikle İzmir. Güzellikleriyle, bağıyla, deniziyle, mesafesiyle kısacası çok fazla alternatifi olan bir kent; hem insanı keyifli ve rahat bir kent. Yani gergin değil. Yardım alabiliyorsunuz. – Benim yaşamak için de İzmir’i tercih etme nedenlerim de bunlar aslında.-  Ama İstanbul’dan her şeyi buraya getirdiğiniz zaman da çok pahalıya maal oluyor.  Konaklama, yol vs. … Oysa İstanbul piyasasının yapımcılarının çok farkında olmadıkları bir durum var İzmir’de. Burada tahmin edemeyecekleri kadar oyuncu potansiyeli, teknik eleman, teknik malzeme, stüdyo imkânı var.  Ama dağınık. Organize edilmiş değil. Yani İstanbul’dan gelen bir yapım ekibinin kolayca ulaşabileceği bir şekilde organize değil tüm bunlar. Ben ancak bir yılda burada kaldığım sürede vakıf olabildim tüm bunlara. Onun için biraz gelip araştırmaları gerekiyor; biraz gelip ilgilenmek gerekiyor.  Sektörel anlamda İzmir’in organize edilmesi gerekiyor. O zaman ben İzmir’in rahat çalışılabilecek doğal plato olduğunu düşünüyorum.

oguz-yalcin-2

 Yeni filminiz ne zaman vizyona girecek?

Bu sezon yetiştirmeye çalışıyorum.

 ‘’Aşka Racon Sökmez’’ sinema filminizin devam filmleri olacak mı?

Evet. Ben bu filmi en az üçleme olarak düşünüyorum. Zaten mutlu sona ulaştırırsak ikinci üçüncü filme bir şey kalmaz. Ama doğal olarak da zorlamıyoruz. Böyle bir karakterin hizaya gelmesi çok kolay değil. En az üç film sürer onun hizaya gelmesi…

 Kendi projeleriniz içinde unutamadığınız bir projeniz var mı?

En unutamadığım proje bir dizidir. O da ‘’ Kaygısızlar’’ dizisidir.

 Yeniden çekme imkânı size sunulsaydı en çok hangi projenizi tekrar çekmek isterdiniz?

Tabiki ‘’Kaygısızlar’’ dizisini tekrar çekmek isterdim. Ben öyle bir diziyi ya da o tarz bir diziyi tekrar çekmek isterim.  Ve şunu söyleyeyim; ben dokuz yüz bölüm civarı dizi çektim. Televizyon filmleri de dâhil yirmi küsür de film var. Bunlar içinde senaryoyu okurken en çok keyif aldığım ve en çok güldüğüm proje Kaygısızlardı. Yani daha senaryosu bile müthiş keyif veriyordu ve müthiş güldürüyordu beni.  Öyle ki ben Kaygısızların senaryosunu okurken sesli gülüyordum. Ben böyle bir işi yeniden yapmak isterim. Ama böyle bir imkân henüz yok. Var bu tür projelerim ama en azından bunları yapamazsam internet üzerinden yapmayı planlıyorum. Çünkü televizyonlarda belli kriterler var. Belli zorluklar belli barajlar var. Onları aşamıyorsunuz. Ama internette böyle bir şey yok.

 İnternette bir ‘’ Kaygılılar ‘’ dizisi mi geliyor yoksa?

‘’Kaygılılar’’ demeyelim de ‘’ Saygısızlar’’ diyelim.

Bir mizah ustası olarak mizah ile ilgilenen genç mizahçılara, komedi türünde işler yazmaya çalışan genç senaristlere neler önerirsiniz? Nelere dikkat etmeleri gerekir? Neler yapmalılar? Neler yapmamalılar?

Öyle zor bir sorular ki bunlar Caner. Bunun bir formülü yok ki! Birçok şeyin formülü var ama bunun yok. Ama her sanatçı ya da sanatçı adayı için şunları söyleyebilirim. Kendini donatması gerek. Hayata karşı sürekli gözlemci olması gerek. Özellikle yazanların çok iyi gözlemci olması gerekir. Çünkü malzeme hayatın içinde zaten. Ve sanatçı ya da sanatçı adaylarının bir bakışı olması gerekir ki onu, o malzemeyi yorumlayıp kendince yeniden ifade etsin. Yeniden biçimlendirsin. Çok fazla kitap okuması ve film izlemesi gerekiyor. Yani her şeyi çok yapması ve dışa açık olması gerekiyor bir sanatçı adayının ya da bir sanatçının.  Almadan hiçbir şey verilmez. Böyle bir şey yok yani. Bu bir fizik kanunu zaten. Hiçbir şey yoktan var olmaz. Vardan da yok olmaz. Bir şeyi bir şeye dönüştüreceksiniz. Hayatın kendisini algılayıp bunu bir seyirliğe ya da bir yazıya veya bir sanat eserine dönüştürüyoruz. O zaman almak zorundayız. Sürekli beslenmek zorundayız. Mizahta biraz daha farklı. Mizah dışardan bakmayı gerektiriyor. Çoğu zaman hayatın, o gördüğümüz her şeyin dışına çıkıp çok farklı açılardan çok farklı perspektiflerden bakarak sıra dışı değerlendirmeler yapmak gerekiyor. Pek kimsenin aklına gelmeyecek şekilde hayatı algılayıp yorumlamak gerekiyor.  Zaten mizah oradan çıkıyor. Yani herkesin baktığı yerden bakarsan oradan mizah çıkmıyor. Başka bir yerden bakarsan mizah çıkıyor.

 Projeleriniz içinde keyif alarak çalıştığınız bir senarist var mı?

Birden fazla var. En verimli işlerim senaristiyle uyum içinde çalıştığım işler oldu. Kandemir Konduk, Gani Müjde, Çetin Büyükakın, Müfit Can Saçıntı, Fatih Yıldız, Atay Sözer, Yılmaz Okumuş, Alper Erze, Yaşar Arak. Yani bunların hepsi çok değerli yazarlar. Hiçbirini diğerinden ayıramıyorum. İnsan olarak da çok sevdiğim çok değerli çok keyif alarak çalıştığım yazarlar.  Unuttuklarım olabilir. Affetsinler. Hatta şöyle bir anımı paylaşayım. Kaygısızlar dizisini teklif ettiklerinde ben kabul etmeden önce ilk şartım senarist ile görüşmekti. Gani Müjde yazıyordu. Biz daha önce tanışmıyorduk. İlk görüşmemizde şaşırdı ve teşekkür etti bana. ‘’ Önce benimle tanışmak ve konuşmak istemişsin. Teşekkür ederim. Çünkü daha önceki yönetmen benimle bir kere bile konuşmak istemedi. Sen daha başlamadan ön koşul olarak benimle konuşmak istemişsin.’’ demişti. Ben de ‘’ evet. Çünkü senin ne yapmak istediğini anlamam lazım – Kaygısızlar ki ben başlamadan önce on üç bölüm çekilmişti.- İzlediğim bölümlerde gördüğüm senin yapmak istediğin değildi.  O yüzden sen ne yapmak istiyorsun? Bunu öğrenmek istiyorum. Bu nedenle seninle konuşmak istedim.’’ demiştim. Ondan sonra, ben projeye dâhil olduktan itibaren, önceden yaptığımız o  verimli konuşma sayesinde çok güzel işler çıkardık.

 Siz hiç kendi yapıtlarınıza eleştirel gözle baktınız mı?

Her zaman ve çok da acı çekerek… Neden? Çünkü ben o konuda çok şanslı olamadım. Birkaç dizi dışında imkânlarım ya da bana sunulan imkânlar hiçbir zaman çok fazla değildi. Bu anlamda istediğinizi yapamayınca acı çekiyorsunuz. Bu bir yakınma değil ya da bu bir özür dilemek de değil. Seyirciyi ilgilendirmiyor. Sen en iyisini yapmak zorundasın! Bunun bir gerekçesi bunun bir mazereti yok!  Ama bir de yaşadığımız hayat var. O yüzden ben kendi kendime – zaten kimseye bir şey demiyorum.- yalnız kaldığımda bu böyle olmamalıydı diyorum. Çok daha iyisini yapmalıydım diyorum ama onun da nedenleri var. O konuda çok fazla şanslı olduğumu söyleyemem.

Türkiye de sizce dizi veya sinema projelerine profesyonel bir bakış açısıyla eleştiriler yapılabiliyor mu?

İtiraf etmeliyim ki son yıllarda o eleştirileri pek okumuyorum. Çünkü o konudaki güvenimi yıllar önce kaybettim. Hatta bu meslekteki ilk yıllarıma dayanıyor. Şu an da bilmiyorum. Bir şey söyleyemem. İyi eleştirmenler olduğunu seziyorum. Hepsi değil ama bir kısmının iyi olduğunu ve işini ciddiye aldığını düşünüyorum. Ama çok da fazla eleştirilerini dikkate almak içimden gelmiyor. Bunun nedeni az önce dediğim gibi daha bu mesleğe girdiğim ilk yıllara dayanıyor.

 O yıllarda sübjektif eleştiriler yapılıyordu.Hatta çok sinirlendiğim şeyler oluyordu. Videonun ilk dönemleriydi. Adam alıyor kaseti, filmi hızlı sararak izliyor. Bazı sahneleri atlayarak izliyor… ‘’Sessiz Fırtına’’ filmimde çok net hatırlıyorum, öyle bir eleştiri okumuştum. O kadar belliydi ki adamın filmi izlemediği… Ama eleştiri yazmış! Böyle bir hakkı yok.

gonul-meselesi-afis

 Size böyle düşündüren neden neydi?

Çünkü anlamadığın şeyi eleştiremezsin. Mesela ‘’ Sessiz Fırtına’’ filminin eleştirisinde filmde tutarsızlıklar olduğunu söylemiş. Oysaki o film zaten tutarsızlıklar üzerine kurulu bir filmdi…  Araları atladığı için…            Filmde iki karakter var zaten. Şahika Tekant ile Fikret Hakan’ın oynadığı iki karakter üzerine kuruluydu film. Bir de birkaç yan karakter vardı filme can veren. Filmin yüzde doksanı bu iki karakter üzerine dönüyordu.  Şahika Tekant’ın oynadığı karakter sürekli yalan söylüyordu. Ve başından geçen macerayı üç farklı şekilde anlatıyordu. Her seferinde değiştirerek o doğru değildi diyip sil baştan tekrar anlatıyordu. Rashomon gibi…  Ama biz bunu filmde bilerek yapıyorduk. Eleştirmen vatandaş o araları izlemediği için sadece o karakterin – film üç günde geçiyor – söylediği şeylerin tutarsız olduğunu yakalamış. Bunu tespit edebilmiş! Ve buradan filmin tutarsızlığına hükmetmiş! Şimdi böyle bir eleştiriyi nasıl ciddiye alırsınız? Haspel kader bir köşe almış. Bir köşesi var bir yerde. Tabi filmde oynayan isimlere bakıyor. Film entel dantel gibi görünüyor. Sonra filmi takıyor. Sonra da filmi eleştiriyor. Çünkü herhangi bir piyasa filmini eleştirse olmaz. Bu filmi eleştiriyor ki eleştirdiği filmi de tam olarak seyretmiyor. Şimdi nasıl ciddiye alırsın böyle eleştirmeni? Hepsi böyle mi? Değil tabii. Ama isim vermeyeyim bir dönem çok çok önemli zannettiğimiz, eleştirmenlerin duayeni dediğimiz, bir sürü kitapları olan bir isim dahi son derece sübjektif eleştiriler yapıyordu. Bu bazen dostluk adına bazen destek adına oluyordu. Ama bu destekler bazen destek değil köstek oluyordu.

 Neden?

Ben kendi adıma bunu bizzat yaşadım. Yapılan eleştiriye bakarak bir beklentiyle gidiyorsun o filme ve o film beklentiyi karşılamıyor. Maalesef bir hayal kırıklığıyla çıkıyorsun filmden. Belki de beni önceden şartlamasa, beni bir beklentiye sokmasa ben filme nötr gitsem beğeneceğim o filmi. Ya da eksiklerini mazur göreceğim.  Ama bir beklentiyle gittiğim için hayal kırıklığıyla çıkıyorum. Bu iyi bir şey değil. Bu o filme destek değil.  Ya da tam tersi… Çok sevmediği insanların filmlerini eleştirmek değil de karalamak… Farklı nedenlerle eleştiri yapanları da biliyoruz hepimiz. Belli çıkarlar için özellikle. O konulara da girmek istemiyorum. Ama bunlar da gerçek. O yüzden de bu eleştiri meselesini çok fazla da ciddiye almak istemiyorum. Zaten her zaman da üretenler ile eleştirenler arasında bir çelişkili problem vardır. Çok sevmezler birbirlerini ama gerçekten yapıcı olan bilinçli, akıllıca eleştirileri tabii ki gerekli olduğunu düşünüyorum.

 ***********  *************

Ve bu tadına doyamadığım söyleşimizin bir sonu olmalıydı ki bize kalsa daha da konuşmaya devam edecektik ama saatlerimiz son vapuru kaçırmamamız gerektiğini söylüyordu. Aslında Oğuz Hoca yoğun bir gün geçirmişti. Ve sanki hiç yorulmamıştı. Tüm bunları bildiğimiz için de ünlü mizah ustası, değerli yönetmen Oğuz Yalçın’a bize ayırdığı vakit için teşekkür edip noktayı koymanın niyetindeydim. Ama son bir soru sormadan edemedim… Daha doğrusu bir soru değildi de sanki…

**********  **********

Tarihe not düşmek adına dizi ve sinema sektörüne, gelecek vadedenlere ya da yol arkadaşlarınıza dair son olarak ne söylemek istersiniz?

Bilmiyorum ama hayatla çok iç içe olmak gerektiğini söyleyebilirim. Yani hayattan kopuk olmamak en önemli şey diye düşünüyorum. Yani hayatla ilgili olun, hayatla iç içe olun, hayatın gerektirdiği her şeyi sonuna kadar yapın ve hayatı sonuna kadar yaşayın.

RÖPORTAJ: CANER DOĞRUYOL/MEDYABEY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com