SELAM’DA EMEKLER BOŞA ÇIKMADI

Bu ara yoğun seyahat temposu içerisinde olduğum için yazmayı düşünüp ertelediğim iki film olmasına rağmen iki ara bir derede uzun zamandır merakla beklediğim “Selam” filmini izleyip yine iki ara bir derede ertelemeden yazmak istedim.

Senaryosunu Necati Şahin’in yazdığı, Levent Demirkale’nin yönettiği filmde başrolleri Burçin Abdullah, Yunus Emre Yıldırımer ve Hasan Nihat Sütçü paylaşıyor. 29 Mart’ta gösterime giren film üç farklı kıtada Bosna Hersek, Senegal ve Afganistan’da çekilmiş ilk Türk filmi. 2 yıllık hazırlıktan sonra 4 ayda tamamlanan filmin çekimleri boyunca 50 kişilik teknik ekip ile 2 ton ekipman 3 ayrı kıtadaki ülkelere taşınmış. Yapımcılığını Sabri Koç’un, konsept danışmanlığını ise Haluk Örgün üstlendiği filmin öyküsü 25 yıl önceye dayanıyor.

Bu filmi izlerken baktığınız yer önemli nereden bakıyorsanız eğer o bakışla değerlendiriyorsunuz. Politik bir bakış içerisinde izleyecekseniz eğer filme ya çok anlam yükleyeceksiniz ya da anlamsız bulacaksınız.

İşte tehlikeli olan, bu iki bakış içerisinde filme fazlaca haksızlık edileceğini düşünüyorum ki senaryo ayağında maalesef ki filme baştan fazlaca anlam yüklendiği içinde bu bakışlar arasında sıkışıp kalınacak.

Ki daha şimdiden yapılan eleştirilere bakılınca filmin bu araya sıkıştığını görüyorum.
Bu yüzden Türk sinemasını izlerken “bir tarafa hizmet” anlayışıyla film yapılmasını sevmiyorum. Keşke daha genel bakılabilse, sıyrılabilinse bundan ama sanırım hayal bu benim yaşadığım ülkede.

Filmde Kimse Yok mu Derneği’nin ve Türkçe Olimpiyatları’nın olması, zaten bu okulların sahibinin Fethullah Gülen olması filmin bakış açısını ortaya koyuyor. Dolayısıyla böyle olunca film baştan çizgisini ortaya koymuş oluyor.

İşte bu yüzden senaryo ayağında bu seçimle yola çıkıldığı için karakterlere yüklenen anlamda abartı hissini yaşıyorsunuz? Anlamakta zorlanıyorsunuz; yok canım bu kadar ideal uğruna sevdiklerini geride bırakanlar olur mu diyorsunuz?

Tutarsızlıklar sizi tırmalıyor. Yani harmanlamakta zorlanıyorsunuz.

Tabii eğer politik bir çerçeveden izliyorsanız filmi tüm bunları yaşıyorsunuz ya da idealizmin ne olduğunu bilmiyorsanız.
Ama gerçek anlamda durum hiç de öyle değil. Film bana bunu hissettirmedi; çünkü şunu çok iyi biliyorum ki “sınır tanımayanlar”ın yaptıklarından farklı değil bu üç öğretmenin öyküsü.

Bu öğretmenler Allah rızası için ideallerinin peşine takılıyor sınır tanımayan doktorlar, gazeteciler de insani yardım için meslek ilkelerinin peşinden… Yani aslında ortada tuhaf bir durum yok. Her iki tarafta insana yardım için gidiyor.

Filmin amacı da zaten Fethullah Gülen okullarına gönül verenlerin hayat duruşlarını anlatmak istemiş. Ve de bunu çokça başarmış. Bu yüzden bu yönde abartı olarak görenlerin yaptığı eleştirileri çok yerinde bulmuyorum.

Hatta bence birileri çıkıp Gülen’in hayatını anlatan bir film de yapabilse. Başarabilirlerse tabii yani tarafsız, objektif, abartısız, anlaşılır tüm çıplaklığı ile.

levent-demirkale

Neyse filme yeniden dönersek, rahatsız olduğum tek şey idealizmin sadece muhafazakâr kesime aitmiş olduğu vurgusunun çok öne çıkarılışıydı. Filmde sıra dışı sınır tanımaz bir doktor da yerleştirilseydi karakterlerin arasına daha da anlamlı olurdu diye düşünüyorum. En azından bu eleştirilerden uzaklaşırdı. Ama zaten filmin amacı Türk okullarını anlatmak.

Bu ayrıntıyı geçersek evet filmi beğendim hem de fazlaca. İdealizmi anlayamıyorsanız filmi de anlamakta zorlanırsınız. Biraz bunu bilerek ve anlayarak filme gidilmeli kanısındayım.

Tüm politik yanını bırakırsak filmin 25 yıl önceye dayanan öyküsü bugünle harmanlanmış dolayısıyla çıkış 25 yıl önceye dayandığı için bugünün çerçevesinde mantıksal hataların oluşmasına da sebep olmuş. Ama öykü o kadar sürükleyici ki bu hataları görmüyorsunuz izlerken.
Örneğin, havaalanı sahnesiyle başlayan film çokça bu sahneyi uzatarak gözümüze sokarken 25 yıl önceki havaalanlarının böyle olmadığı düşüncesinin bizlerde oluşacağını pek düşünülmemiş olsa gerek. Ha bir de Yönetmenimize buradan hemen söyleyeyim havaalanında engelli park yerine araç park edilmesi ve gözümüze sokulması filmin en yanlış mesajıydı, keşke dikkat edilebilseydi. Bu iki küçük göndermeden sonra filmin öyküsüyle devam edelim.

Üç öğretmen selamla çıkıyorlar yola üç farklı yerde aynı idealler uğruna.

Önce Harun öğretmenin öyküsüyle başlamak istiyorum. Harun öğretmen Senegal’e gidiyor. Beyazlardan nefret eden bir çocukla yolları kesişiyor. Altı yaşındaki kardeşi kayalıklardan düşüp ölen bu çocuk, kardeşini arabasına almayan beyazları kardeşinin ölümünden sorumlu tutuyor. Kardeşinin başında yapılan ağıt sahnesi gerçekten çok etkileyici ve zencilerin o kıtadaki yaşamına dair bir kesiti gerek oyuncuların başarısı gerekse çizilen senaryo ile çok iyi vermişler.

Harun öğretmenin onlarla kurduğu iletişim sonrası beyazlara karşı bakışları da değişiyor bu ailenin ve özellikle çocuğun. Harun öğretmeni canlandıran Yunus Emre Yıldırımer’den çok ben Afrikalı çocuk karakterin oyunculuğundan etkilendim.

Beyazları şeytan olarak gören bu çocuğun sözleri ise onların dramlarını gözler önüne seren cümlelerdi. “Beyazlardan nefret ederdim kardeşimi arabasına almadı, onu cennetine de almazdı. Bize su ekmek getirmediği için onlardan nefret ederdim. Bize hep kötülük getirdi beyazlar.” Beyaz adam bir şey almadan vermez bu beyaz başka beyaz dedirten sözler ise Harun öğretmenin beyaz-siyah ayrımı yapmadan onları selamlamasıyla ilişkilendiriliyor. Tabii burada “bizler o beyazlardan değiliz” vurgusunun da altı çokça çiziliyor. Abartı mı peki bu durum, baktığınız yere göre değişir.

Ve Harun öğretmenin öyküsünün en can alıcı sözleri ise yine Senegalli çocuğumuzun kardeşinin mezarında onunla konuşmasından geliyor “nefret ne renk Aya?”.

Evet, nefretin rengi, cinsi, milleti var mıdır sorgusunu yaptık mı hiç insan neden nefret eder? Bu duygunun neden esiri olur? Sırf renginden dolayı nefret etme duygusu insanı nasıl sarar, körleştirir? Bu sorgularla baş başa bırakıyor küçük kahramanımız. Kendi rengini sorgulayanlara karşı.
Zehra Hoca ise Afganistan’a gidiyor öğretmen olarak. Harun Hoca’nın sevdiği ama birbirlerine açılmadan biri bir uca, diğeri başka bir uca.
Onun öyküsünün kahramanı da Afganlı bir çocuk. Babası savaşta ölen bu çocuk hasta kardeşi için et bulma peşinde. Kardeşi bir kez de olsa et tatsın istiyor. Ve bu yüzden mayın tarlasına düşüyor. Açlığın sefaletin Afganistan’daki hükmünü hem çekimler hem de bu çocuğun öyküsünde fazlasıyla görüyorsunuz.

Ve yine burada da oyunculuk olarak Afgan çocuğun öyküsünü canlandıran Selim öne çıkıyor. Annesi kardeşi de aynı başarı ivmesini katıyor. Zehra Hocamızı çoğumuz Üvey Baba dizisinden tanırız. Lamia olarak.

selam2

Burçin Abdullah, oyunculuk anlamında zaten oynadığı karaktere fazla bir şey katmasını beklemiyorum genel anlamda da düz bir oyuncu ama türbanlı yüzü olarak iyi düşünülmüş ve de oturmuş bu karaktere.

Zehra Hocamızı seven ve ardından gelen âşık. Yani Emre Karakoç onun rolü ile Kimse Yok mu Derneği’ni de fazlaca görüyoruz filmin içinde. Bu yardım derneğine bağışladığı kurbanlarla Afganistan’a geliyor amaçsız yani tek amacı Zehra ama sonrasında onun da bir amacı oluyor. Yardım derneğinin gözümüze gözümüze sokulması ne kadar doğruydu orası tartışılır bir durum olsa da bence bazı hatırlatmalar için iyi de oldu. Bir yerlerde açlık içinde olanların varlığı hatırlatıldı.

Yine Zehra Hocamızın öyküsünde Selam’ın önemli bir vurgusu yapılıyor. “Bütün nehirleri birleştiren tek köprüdür Selam” diyor. Ve bunun nedenini açıklayamadan zil çalıyor. Bu cevabı ise Adem öğretmenin öyküsünde buluyoruz.

Ve Adem öğretmenin öyküsü. Aslında filmin bana göre tüm öyküsü Adem öğretmende başlayıp Adem öğretmende bitiyor…
Selam’ı öğretiyor Bosna Hersek’te savaş sonrası birbirine düşman olan iki ayrı milletin çocuklarına ve selamla barışı karşılıyor.
Selâmün Aleyküm: “Benim kalbim, aklım, dilim size dosttur, zarar gelmez” diyerek öğrencilerine Selam’ın anlamını öğretiyor.

Ve Hıristiyan öğretmenle aralarında geçen konuşmada da “selam” kelimesinin anlamına yeniden ve önemli bir vurgu yapılıyor. “Senin atalarının izini neden bu topraklardan çıkaramıyorlar biliyor musun Adem öğretmen; çünkü Selamla geldiler. Kılıçla geleni söküp atarsın. Ama Selamla gelene ancak “Aleyküm Selam” diyebilirsin.”

Bu cümlenin düşündürdükleri ve barındırdıkları tek tek irdelendiğinde belki de çözemediklerimize ulaşabiliriz. Hani hep sorguladıklarımız var ya işte bu cümle kısaca hepsini özetliyor.

Sonrasını ise Adem öğretmen ( Hasan Nihat Sütçü ) anlatıyor. Onun hikâyesi bir nehirde bitiyor. Zehra Hoca’nın bütün nehirleri birleştiren tek köprü “Selam”dır neden sorusunu işte nehirde ölerek cevaplıyor.

İki düşman öğrenci Bosnalı Almir babasının ölümünden arkadaşının ailesini sorumlu tutuyor ve onu öldürmek istiyor. Kavga ederken iki çocuk nehre düşüyor. Nehre düşen iki öğrenciyi kurtaran Adem öğretmen Almir’e “nehir olma köprü ol” derken Zehra Hoca’nın sorusunu da ölmeden önce cevaplamış oluyor.

Komşuyduk savaştan önce diyen Almir’in “intikam ne renk?” sorgusu da kin, intikam ve nefret duygularının Selamla yok olup Selamın barışa nasıl köprü olduğunu bizlere sunmuş oluyor.

Ve bu çocuklarla Türkçe Olimpiyatlarına katılan öğretmenler Adem öğretmeni anıyor. Bu Olimpiyatlara da yer veren film bu paralellik içerisinde vermek istedikleri tüm mesajları başarıyla veriyor.

Bir anlamda tam da Barışın sorgulandığı bu dönemde barış elçiliği yapıyor film. Selamın kurduğu köprüyle kin, nefret, kavga, renk kavgalarından uzaklaşılacağının altını çiziyor öğretmenlerin ve çocukların öykülerinden yola çıkarak anlatıyor.

Bu öyküleri anlatırken Türk okullarının asıl misyonunu da anlatmış oluyor.

Yani başkalarının mutluluğu için bu yola çıkan öğretmenler Selamı yayıyor, öğretiyor. Selamı emniyet içinde görmek onların bayramıdır diyor.
Bunu anlayabiliyor ve ön yargısız izleyebiliyorsanız film sizi fazlasıyla tatmin ediyor ama önyargılarla izliyorsanız ne Selamı ne de barışı anlamanız mümkün.
Kısaca barışa selam olsun diyen, bu filmi önyargısız izleyebilecek herkese tavsiye ederim. Öğretmenlik mesleğinin kutsallığını da öne çıkardığı için ayrıca tebrik ediyorum. Her ne kadar bazılarını rahatsız etse de bence ölçülü bir kutsayışla öğretmenlerin haklarını teslim etmiş zaten. Ölen öğretmenlerin anısına yapılmış bir filmde bu kadar kutsayış da normal olsa gerek.

Bu yıl izlediğim yerli yapımlar arasında “bir amaca hizmet etmek böyle olur” dedirten en başarılı film diyebilirim.

Filmin gişesi bol, yolu açık olsun…

Ve Barışa Selam olsun…

OYA TEKİN / MEDYABEY

oyatekin@gmail.com

https://twitter.com/#!/oyatekin (@oyatekin)

http://yurthaber.mynet.com/yazarlar/tum/1/o.tekin35

http://blog.milliyet.com.tr/bir-ask-hikayesi-kore-modasi-baslatir-mi–karagul-cuma-gununde-kendine-yer-edinir-mi-/Blog/?BlogNo=408034

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com