OKAN BAYÜLGEN:”İNSANLARLA KOLAY ANLAŞAMIYORUM!”

Taraf gazetesinden Tunca Öğreten, ünlü şovmen ve televizyoncu Okan Bayülgen’le özellikle sosyal medya ağırlıklı bir röportaj yaptı. Gezi süreci ile ilgili de Bayülgen’e sorular yönelten Öğreten, ilginç bir Okan Bayülgen röportajına imza attı.

İşte o röportaj:

 

Dışarıdan bakınca sosyal medyanın içerisinde yaşıyormuşsunuz gibi bir görüntü var. Nasıl bulaştınız?

Sosyal medyanın içerisinde olmaya hevesli değildim. Hatta takipçilerim iyi bilirler, Twitter ve Facebook hakkında ileri geri konuşurdum. Twitter’ın “manitacılıkla” alakalı, merhem görevi görecek bir yer olmadığını dile getirirdim. Daha sonra eşin dostun ısrarıyla bir hesap açtım ama ilk zamanlar ne yapacağımı bilmiyordum.

Sosyal medyanın tüm mecralarını işinize çok iyi entegre ediyorsunuz ama…

Sosyal medyayla ilgili geçmişten bugüne, Blogger’lara ve IP TV’ye inancım çoktu. İnsanların özellikle kişisel edebiyat, sanat ve fotoğraf sitelerinde yaptıklarını yakinen takip ediyordum. Oradaki insanları izliyor ancak kendim için bir şey yapmıyordum. Hâlâ böyle, internette kendi adıma bir şey yapıp para kazanmak derdinde değilim. Ben içerik adamıyım. Bence dünyanın en değerli şeyi, hem para hem de saygı açısından içerik hazırlamak. Bunu yaparken de gençlerin yeni kullanım alışkanlıklarını işime entegre ediyorum. Yoksa Okan Bayülgen olarak beni kaç kişinin takip ettiği ya da mesajlarımın şu kadar paylaşıldığı umurumda değil.

“Yeni medya” bu mudur?

Tabii ki. Radyo, TV ve gazete binaları her ne kadar mimari olarak şu an büyük gözükseler de herkesin akıllı telefonundan ya da bilgisayarından canlı radyo veya video yayını yapabildiğini biliyoruz. Eldeki imkânlarla tüm mecrayı buraya taşımak şu an için maliyetli. Birkaç senedir genç arkadaşlarımla konvansiyonel yayınla interneti birleştirecek projeler üretmeye çalışıyoruz. Bu noktada karşılaştığımız en büyük üç sorun; bant genişliği, reklam ve anlık ölçüm oldu. İnternet üzerinden yapılan yayınlardaki ölçümlemenin daha sağlıklı olduğu gerçeğine rağmen, klasik anlayışın halen daha iki, üç bin denekli ölçümleme sevdasını kırmayı başaramadık. Hatta milyarlarca liralık bir reklam pastasının bu sağlıksız ölçümlere dayalı dilimlenmesi, daha önemli bir problem.

Türkiye’de internet reklamının önemi neden anlaşılmadı?

Dünyada TV programları sosyal medya platformlarını eşzamanlı kullanıyor. Birçok reklam veren artık TV reklam kuşağına spot yerleştirmenin ve para vermenin mantıklı bir şey olmadığını anladı. Alternatif reklamlar yapılmalı. Hayatın akışını reklamla kesmenin doğru olmadığına inanıyorum. Hepimiz aslında üzerimize reklam alıyoruz. Üzerimizdeki ceketten tutun da, altımızdaki motora kadar. Bunlar hâlâ klasik reklam anlayışıyla, “Hayat dursun, oturup 12 dakika boyunca reklam izleyin” diyor. Artık alternatif reklam elemanlarını kullanmaya başlamamız gerek. Henüz bu dünyanın çalışanları -reklam verenden, yerleştirene kadar- hazır değil bu yeni düzene.

Bizde eksik olan ne peki?

Türkiye’de bilgisayarınızı açıp internete girmenizle, Amerika’da aynı hareketi yapmanız arasında dağlar kadar fark var. Bu yüzden orada internet, konvansiyonel reklamcılığı geçmiş durumda. Biz belki de zihniyetin ve ticari kuralların değişmesi için senelerce bekleyeceğiz. Aslında ticari kurallardan çok, reklam dünyasının güzel bir şekilde oturttuğu, o “rüşvet” düzeninin değişmesi gerekiyor. Türkiye’de potansiyeli değerlendiremiyoruz.

Sosyal medya hesaplarınızı siz mi yönetiyorsunuz? Dışarıdan bakınca çete gibi görünüyorsunuz…

Benim dışımda ekipten insanların da yönettiği oluyor. Ayrıca asistanım Burak, benim medya ve internet işlerime de bakıyor. Çoğu zaman şifremin tüm ekibe yayıldığı da oluyor. Bazen diyorum; şu mesajı yazın, şunu paylaşın… Sonra bir bakıyorum, benim şifremi bilenlerin sayısı 50’ye çıkmış. Oturup tekrar değiştiriyoruz şifreyi.

Bu sıkıntılı bir durum değil mi?

Elbette. Gezi sürecinde bununla ilgili çok şey yaşadık. Benim adıma dünya kadar Facebook ya da Twitter yazısı paylaşılmış mesela. Gayet hoş ve benim de katılacağım şeyler vardı aralarında ama başıma yasal olarak bela olacak şeyler de oldu. Sonra oturup bu mesaj bize ait değil, bunu biz yazmadık diye temizlemeye çalıştık. Gezi olayında ben taraftım. Ancak birçok defa hakaret içeren yazılar paylaşıldı ve onu ben yazmadım dediğim oldu. Gezi’den aslında siyasi kadroların çıkması gerekirdi. Bir ülkede siyasi mücadele, siyasinin peşine takılarak verilir. Bu siyasileri beğenmiyorsan, kendi kadronu çıkarmak zorundasın. Bak şimdi önümüzde seçimler var, hani nerde? Fikirlerini savunacak kadrolaşmayı yapmadığın sürece gazı yiyip oturursun.

okan-bayulgen

Biraz da programlardan bahsedelim… Haftada üç gün program zor olmuyor mu? Bu enerji nereden geliyor?

Ben zaten geceleri uyuyan bir tip değilim. Gündüz de yataktan geç kalkınca enerji buluyor insan. Bir de ben her yerde uyuyabiliyorum. Programdan önce 10 dakika uyusam çalışmaya devam ederim.

Sizin program konuk açısından biraz sıkıntılı bir yer. Hep düşünmüşümdür; gelen konuk ya mazoşist, ya da böylesine riskli bir ortamı fırsat olarak görüyor diye.

Türkçe çok güzel bir lisan. Hızla lakaplar takarız. Bizde kabalıktan değil ama soğukkanlılıktan ve tevekkülden doğan bir dinamik var. Mesela bir mahallede topal vardır, ona gider “topal” lakabı takarlar. Ama git bakalım Londra’ya, topala; Ne haber lan topal, de ne oluyor? Adam seni mahkemeye verir, sürüm sürüm süründürür. Bizde siyahî adama Arap, topala topal, kele kel denir. Can Yücel’in mahkemedeki ifadesini hatırlasana… O yüzden, berbat bir plastik cerrahın elinden çıkma burnuyla programa gelen kadına; “O burun senin mi” diye sorarım ben arkadaş. Ben onun sanatıyla ya da kişiliğiyle alay etmiyorum ki. Özellikle de insanların mesleği, umutları, manevi değerleri ve acılarıyla ilgili… Benim bu konuda inanılmaz bir saygım var. Bir konuğumun ağzından yanlış bir şey kaçarsa, hemen konuyu kapatırım. Dikkat ederseniz benim programlarımda hiç skandal yoktur. Başka programlarda sürekli olur.

Kendinizi aksi bir adam olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle evet. Çünkü insanlarla kolay anlaşamıyorum. Bu; “derslerimi çalıştım babacığım, çok iyi not aldım”larla dolu sahtekârlıklar dünyasını sevmiyorum. Lokantadaki servis yapan adamdan taksi şoförüne ya da reklamcıdan yanımda çalışan arkadaşıma kadar bu tavrı sergileyen herkes beni deli ediyor.
Gezi’de aranılan siyasi önder ben değildim…

Gezi sürecinde Twitter’da çok aktiftiniz. Sonra neden eleştirdiler sizi…

“Vay anasını Okan da ne korkakmış, ne dönekmiş” dediler. Korku falan değildi. Benim dilim o değildi, hepsi bu. Gezi’nin başlangıcında davet ettiler. 60 kişiye kitap okuyacağımı sanarak gittim. Ancak karşımda 10 bin kişi buldum. Çadırda kalanlara okuyacaktım dedim ama gençlerin beklentisi fazla oldu.

ÇOCUKLARI SOKAĞA BEN DÖKMEDİM

“Ya Okan sen de Gezi’de devam etmedin…” Ben devam edemezdim ki. Siyasi bir karakter değilim. Senin, kendine uygun bir siyasiye ihtiyacın var. Bunu ister bir partide bulursun, istersen sivil toplum kuruluşunda bulursun, nerede bulursan bul, bana ne. Ben o değilim ama. Ben seni hazırladığı tematik içerikle güldüren adamım. “Bu çocuklar sokakta ölüyorlar, bunları sen çıkardın, sorumlusu sensin” diyenler de oldu. Bir dakika! O zaman bu çocukları sokağa çıkaran kahraman kimse, çocukların kanaat önderi olarak gördüğü adam kimse, onu öldürmek istiyorum. Eğer o bensem, kendimi de yok etmeye hazırım. Ben kimseyi sokağa çıkarıp, kazayla ya da tertipli bir şekilde cinayete kurban gitmesine sebep olmadım.

Devamı için: http://taraf.com.tr/haber/ben-aksi-adamin-tekiyim.htm

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com