Mahsun Kırmızıgül’ün Mucize filminin engelliye bakışı

OYA TEKİN/MEDYABEY

Bu yılın ilk filmi olan Mahsun Kırmızıgül’ün Mucize’sini sonunda izleyebildim. Mahsun imzalı filmler her ne kadar beni hikaye ayağında doyurmasa da engelli sineması adına kendi hikayelerimizden yola çıkılmış bu tür filmleri önemsiyorum.

Yeni filmler vizyona girmesine, neredeyse üç haftadır gösterimde olmasına rağmen salon doluydu. Filme ilgi yüksekti anlayacağınız. Zaten gişesi yüksek filmler yapan biri olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bu filmiyle de oldukça yüksek bir gişe sağlamış.

Ancak bir filmin gişesinin yüksek olması o filmin çok iyi olduğu anlamına gelmez. Mahsun halkın anlayacağı dilin matematiğini yakalamış bunu da filmlerine yansıttığı için yüksek izlenmeyi yakalıyor.

Ha şu anlaşılmasın Mucize kötü bir film olmuş demek istemiyorum. Engelli sinemasına farkındalık sağlayacak türden bir film olmamış sadece.

Gerçi Türk sinemasına şöyle bir baktığımızda yapılan engelli filmleri arasında “Başka Dilde Aşk” dışında dişe dokunur bir iş yapıldığı söylenemez de. Ya yapılan işler bire bir kopya ya da yüzeysel oldum bitti işler. Çokça ajitasyon üzerine kurulu, farkındalık yaratmaktan uzak.

Hal böyle olunca her ne kadar Mahsun sonunu Yeşilçam mucizelerine dayasa da bizim engelli hikayelerimizden yola çıktığı için, bizden bir hikayeyi beyaz perdeye taşıdığı için filmi önemli buluyorum.

Doyurucu olmasa da, önemli bir farkındalık yaratamasa da engelli sinemasında yer edinir kendine bu film. Zaten Mahsun’dan daha fazlasını beklemek de hayalcilik olurdu. Çünkü onun hayata baktığı yer bu. Dolayısıyla bu bakış onun filmlerini anlatım dili olmuş. Memleket meselelerine, toplumsal sorunlara arabesk anlatım diliyle yaklaşsa da sinemada bir imzası var artık ve her geçen gün çıtasını da yükseltmek de.

Film her ne kadar doyurucu olmasa da yine de bütün olarak baktığımız da şimdiye kadar yapılmış en iyi Mahsun filmi diyebilirim. Görsel sunum olarak zaten Mahsun’un tüm işlerine baktığımızda çok başarılı işler çıkardığını görürüz. Onun sorunu genel olarak senaryosunun dağınıklığında yatardı. Birden çok konuya yüklendiği için ne anlatmak istediği anlaşılmazdı.

Bu sefer onu da anlatayım, şu da olsun, bu da olsun dememiş. Ne anlattığı belli bir iş yapmış. Merkez hikayesine engelliyi yerleştirmiş yan hikayesi de 60’lı yılların Türkiye’si olmuş.

Özetle derli toplu bir iş çıkarmış Mucize’yle Mahsun.

Senaryosunun derli toplu olmasının yanında bir de hikayesini mizahi bir dille anlatmayı tercih etmiş bu sefer. Yılmaz Erdoğan ve Şermiyan Midyat gibi diyemeyiz tam olarak ama onların bu yöntemini o da filminde kullanmış. Ancak onlar gibi bütüne yaymadan. Bu yöntem de filme artı sağlamış.

Güldürürken düşündüreyim istemiş ama bunu tam başarabildiğini söyleyemem. Çünkü filme gidenler ve izleyen eleştirmenlerin yazdıklarına baktığımda ya ağladıklarını ya da Aziz’in hikayesinden acımayla karışık ne kadar etkilendiklerini görüyoruz.

Oysa izleyenlerin kendilerini sorgulamasını sağlayabilseydi Mahsun işte o zaman evet, Mahsun engelli sinemasına, engelli sorunlarına bir farkındalık sağladı işte budur derdim. Bunun nedenine geleceğim ama önce filmin diğer ayrıntılarına şöyle bir bakalım.

Mucize filmin de 1980’lerde yaşanmış gerçek bir hayat hikayesini farklılaştırıp değiştirerek 1960’lı yıllarda geçen bir hikayeye dönüştürüyor Mahsun. Bizi o yıllara götürüyor mu evet filmin başında ege kasabasında kullanılan dekor, o döneme ait arabalar, giysiler, o yılların yoksulluğunu anlatan ayrıntılar 60’lı yıllar Türkiye’sini resm ediyor. Ancak 27 Mayıs Darbesi’ne dair birkaç ufak tefek replik dışında darbeye dair bir şeyler anlaşılması da mümkün değil. Ama zaten Mahsun’un anlatmak istediği de darbe ve sonuçları değil. O dönemin yoksulluğu ve devletin halktan uzaklığı.

Her ne kadar İzmir’den zorunlu hizmet için doğuya sürgün edilen bir öğretmenin yaşadıkları üzerinden vurgu yaparak “darbe sonrası Ankara’da kıyamet kopuyor devlet halk ile ilgilenemeyecek kadar meşgul, doğu kaderine terk edilmiş” demeye çalışsa da bugünün Türkiye’sinde de fark olduğu söylenemez.

Ve bunu sadece doğu kaderine terk edilmiş gibi göstermek ya da anlatmak da bana doğru gelmiyor.

O yılların yoksulluğunu, çaresizliğini önemli detayları atlamadan vermiş karşılaştırarak. Örneğin elektrik olmadığını gaz lambası kullanarak, araba yolunun bile olmadığını Mahir öğretmenin köye ulaşmak için çektiği sıkıntılar üzerinden göstermiş. Ardından eklemiş “doğu kaderine terk edilmişken İzmir kasabasında hayat güllük gülistanlık medeniyet var.”

Bu alt yazılı mesaja bakınca ben de şunu söylüyorum mesleğim gereği tüm Türkiye’yi gezdim her yerin kasabası güllük gülistanlıkken köyler hizmet almıyordu. Bu sadece doğu köylerine has ya da doğuya has bir durum değil. Artık bu algıyı salık vermekten yorulmadınız mı?

Ki 60 yılların Türkiye’si zaten yoksul bir Türkiye’ydi. Buna rağmen yoksulluğu aşıp feraha ulaşan Türkiye 90’lı yılların sonunda da doğu köylerine okul yapmamış aynı egenin bazı köylerinde okul yapıp öğretmen göndermediği gibi. Hatta bugünün Türkiye’sinde büyük şehir merkezlerinde bazı dersler boş geçiyor. İşte vahim olanı budur.

Mahsun bu durumu aktarırken filminde politik göndermelerinden de geri kalmıyor “biraz geç kaldınız ama sizin devlet bizi zaten çoktan unutmuştu.” Bölge halkının devlete nasıl baktığının altını çizen bu replik unutuluştan çok politik bakışı anlatıyor.

Kusura bakılmasın ama doğunun sayısız zengin iş adamları batıda keyiflerine keyif katarken, zenginleşirken, Karadenizli zenginler okul olmayan kasabalarına, köylerine kendi okullarını kendileri yapmışlardır.

Kaldı ki o okulların yapılmasının önündeki en büyük engellerden biri de doğulu milletvekilleri olmuştur. 1997 Türkiye’sinde Bitlisli meşhur milletvekili ve bakan sırf eğitim için verdiği mücadele yüzünden kendi yeğenini yargılatmıştır örneğin.

Evet, devletin suçu vardır ama bir o kadar da bölgenin politikacıları eğitim almalarını istememiştir, yolları olsun istememiştir. Ne kadar cehalet o kadar oy.

Ama en çok eşkıyayı masumlaştırması, dağların aslanı yapması filmin en büyük fiyaskosuydu. Belki dağa çıkışının altındaki neden devlete başkaldırı değildi ama ısrarla zararsız gibi gösterilmesi ve okul yapımında onlardan destek alınması “devlet yapmadı ama bizim dağlarımızdakiler yapıyor” der gibiydi. Her ne kadar okul yapımı için parayı bulan Mahir öğretmen olsa da işçiliğini eşkıyanın üstlenmesi doğru değildi.

Dağdaki eşkıyadan medet uman bu yaklaşım keşke hiç kullanılmasaydı öğretmenlik mesleğinin kutsallığına, eğitimin önemine değinirken bu anlatımı kullanması vermek istediklerinin önüne geçmiş ve filmi de gölgelemiş.

Ve sonrasında eşkıyanın başı Celilo ve adamları jandarmaya teslim olup dağdan inmesi de bugüne mesaj verir türdendi.

Mahir öğretmeni canlandıran Talat Bulut zaten hayran olduğum bir oyuncu. Oyunculuğunu bu filmde de her zamanki gibi konuşturmuş. Köylünün değimiyle muallimi Mahir öğretmen Ege’den doğunun kuş uçmaz, kervan geçmez bir Zaza köyüne gelse de, onlara yaban olsa da, birbirlerinden farklı iki dil kullansalar da sevgiyle her şeyin çözüleceği rolünü üstleniyor. Zaten filmin “sevgiyle her engel aşılır” mesajı da Mahir öğretmen üzerine yükleniyor.

Ege’den kalkıp gelen muallime mucize olarak bakıyor cahil köylü. Bölge eğitime aç ama devlet eğitimden kaçıyor alt mesajlarıyla.

Okul açılışında bir dakikalık saygı duruşunun altını çizmesine ise hiç girmeyeceğim orda da anlatı mizahla örtülse de vur beline kazmayı olmuş.

Doğu’nun bir diğer sorunu olan kadına bakış kısmını ise dozunda işlemiş. Mal gibi görüldüğünü anlatmaya çalışmış. Dişlerine bakmaları, ip üzerinde yürüyüşünü izlemeleri gibi ayrıntıları mizahla harmanlayarak vermeye çalışmış.

Erkeğin kadına gücünü göstermek için gerdek gecesi kuş kafası koparması da erkeğin kadın üzerindeki baskısını anlatmak için yer verilmiş bir ayrıntı olarak filmde görüyoruz.

Ve Aziz serebral palsi hastası. Yani halk dilindeki söylemiyle spastik engelli. Ama filmi izleyen birçok kişi onu köyün delisi olarak algılamış. Sonraları da psikolojik bir durum. Oysa Aziz baştan sona spastik engelli bir birey.

Aziz’i canlandıran oyuncu Mert Turak başarılı bir performans sergilese de tam anlamıyla spastik bir engelliyi canlandırdı mı? Eksikler ve bazı abartılarla evet. Tabi izleyici böyle düşünmüyor onlar fazlasıyla başarılı bulmuş etkilenmiş. Ki önemli olanda bu. Serebral palsi hastalarıyla uzun süre bir arada olduğum için benim ve bizimse tersi bakmamız normal. Ama bunun nedenini oyuncu bir röportajında özetlemiş aslında “Mahsun beni kendi düşüne daha çok ortak etseydi daha başka bir film olabilirdi”diyerek. Ben de öyle düşünüyorum Mert Turak daha iyisini yapabilecek bir oyuncu olduğunu ispatlıyor filmde.

Aziz Köy halkının koruduğu ama çocukların hırpaladığı biri. Burada çocuk acımasızlığının altını çizmiş Mahsun. Zaten öyle değil midir çocuklar ne kadar masumsa bir o kadar da acımasızdırlar. Ama sonra öğretmenlerinin sayesinde eğitimle öğreniyorlar onlar da Aziz’in sadece farklı olduğunu.

Köy halkı ise seviyor Aziz’i çocuklar kadar acımasız değiller. Tak-i Aziz evlenene kadar. Onların acımasızlıkları o zaman başlıyor. Aziz’le karısının başka diyarlara gitmesine köylerini terk etmelerine sebep oluyorlar.

İşte bu noktada Mahsun engellilerin hayatlarındaki en büyük sorunlardan biri olan evlilik ve evlilik sonrası toplumsal baskıya vurgu yapmak istemiş.

Ama yetmemiş. Evet, Aziz’in başkasının yardımına ne kadar muhtaç olduğunu, anneleri öldükten sonra onlara bakacak kimselerin olmama gerçeğini, korkularını, hem repliklerle hem de yemek yemesinden, giyinmesine, yıkanmasına kadar yardım almadan yapamadığını pek çok ayrıntıyla vermiş. Karısını kucaklayamayışını, öpmekte bile yardım aldığını, cinselliğin engellilerin yaşamındaki eksikliğinin ve zorluğunun altını doldurmuş.

Öğretmenin sevgiyle yaklaşarak engellilerinde eğitim alabileceğinin ve bunun onların yaşamına olan katkısını anlatmış. Kalem tutamayan Aziz’den mektup yazabilen Aziz’e kadar giden süreci, birey olmasının önündeki engelleri ajitasyona boğmadan göstermiş.

Tüm bunları anlatırken Aziz’in duygu geçişlerini de atlamıyor. Kimselerle konuşmayan Aziz atıyla dertleşiyor kendi aralarında kurduğu iletişimle anlaşıyorlar. İklim değişimlerinde ki mutluğunu tepkileriyle veriyor. Yağmur’un altında kendine has hareketleri, kar yağınca kendini karlara bırakması doğayla sevişmesi bir çeşit şükretme olarak yaptığı bu hareketleri atlamıyor.

Fakat en önemli konu olan toplumsal baskıyı ise yüzeysel geçmekle yetinmiş. Aziz’in giderken bıraktığı mektup olmasa izleyicinin anlaması mümkün değil. Keşke eşkıyaya o kadar yer vereceğine bunun altını doldursaymış. Toplumun engelli evliliklerine bakışı çeşme başında Aziz’in güzeller güzeli karısı Mizgin’i sıkıştıran kızların sözleri ve köyün delikanlıların Aziz’e sarf ettikleriyle sınırlı kalmasaymış.

Aziz’in köyün en güzel kızıyla nasıl evlendiğini kısmını bağlayış şekli ise yine Yeşilçam düttürüsü. Fakat bunu töreye bağlayanlara da tebessüm ediyorum sadece. Nasıl bir alakaysa.

Evlikleri bir tesadüf sonucu o da Mahsun’un başka Mucize’si. Sanki engelliler mucize olmasa evlenemez, güzeller de anca bir mucize olursa engellilerin eşleri olur der gibi bir bağlama sadece.

Oysa gerçek hayatta benim arkadaşımın eşi güzellik yarışmasında derece almış biri. Yani mucizesiz bir evlilik.

Gerçi toplum tüm sakatlara cinsel kimliği yokmuş gibi davranırken Mahsun’un anlatısından farklı şeyler beklememek gerekir.

Engelli bir kadının doğurduğunu veya engelli bir erkeğin baba olduğunu haberlerde izleyen biri, UFO haberini izlerken verdiği tepkiyi veriyorsa Mizgin de ancak Aziz’le bir mucize olarak evlenebilir. Ve aynı haberlere verilen UFO tepkisini köylü de Mizgin’i görünce verir.

Bugün toplumda engelli bir birey evlenmek istediğinde önce ailesi karşısında durur.

“Dalga mı geçiyorsun!”

“Sen sakatsın!”

“Ömür boyu bakıma muhtaçsın!”

“Kim ne yapsın seni?” derler.

Sonra toplum başlar konuşmaya, önceleri duymazsınız sesleri, sonra duymanız için yükseltirler seslerini.

Erkekseniz eğer;

“Vah vah yazık kıza ne de güzelmiş, bu sakat oğlanın kahrını çekiyor”

“Cennetlik”

“Parası için evlenmiştir”

“Gençliğine yazık etmiş” diye uzar gider acıtan sözleri.

Hatta daha ileri giderler erkekten saymazlar. Bir de kırsaldaysanız vay halinize. Eşinize göz koyarlar.

“Bunlar yatakta ne yapıyorlar?” Sorusuyla başlar cümleleri, tacizleri.

Üstüne çocukları olursa “ Başkasındandır!” derler. Acı olan bu söylemlere engellilerin ailelerinin de ortak olması.

Her taraftan cinselliğin fışkırdığı bir toplumsal düzende bu düşüncelerin ne kadar sığ olduğunu bilsek de maalesef gerçek bu.

Sakatlar söz konusu olduğunda cinsellik çirkin, kötü, hastalıklı olarak nitelendirilen bu bedenlere duyulan merakla ya da cinselliği olmayan bedenler olarak acıma hikayelerinin arasına sıkıştırılarak aseksüel bireylere dönüştürülüyor. Özetle cinsiyetsizleştiriliyor. Sakat sevişemez, aşık olamaz, evlenemez doğuramaz, üreyemez, vs.

Oysa sakat olan beden değil bu düşüncelerdir.

Özür kişinin kendisinden değil toplumun kişiye yaşattığı engeller sonucu oluşur.

Malesef Mahsun filmden çıkan izleyiciye bu sorguyu yaptırmayı başaramamıştır.

Bunun en büyük sebebi sonunu Yeşilçam mucizesine dayaması ve engelli evliliklerinde toplumsal baskıyı yüzeysel geçmesidir.

Zaten yıllardır toplum bilincinin gelişememesi sakatlığın dizilerdeki, filmlerdeki bu anlatım dilinden kaynaklanmaktadır.

Çizilen engelli profillerinde sakatlık Allah’ın bir cezası olarak gösterilmiş, acizlik olarak ortaya sürülmüş, sinema ve dizilerin ağlak sahnelerine malzeme edilmiştir. Cinsiyetsizmiş gibi sunularak her şeyin bittiği algısı tamponlanmıştır, sakatlığın evliliğe bir engel olduğunun altı doldurulmuştur.

Esas karakterse eğer bu filmde olduğu gibi körse görmüştür, kötürümse yürüyerek film sonlanmıştır.

Mahsun da izleyici Yeşilçam mutlu sonlarını seviyor diye “karıma aşık oldum” a bağlayarak Aziz’i mucizevi bir sona yaklaştırarak filmi baltalamıştır.

Bunu yapmasaydı engelli evliliklerini ele aldığı için engelli sinemasına katkı sağlayan filmler arasına girerdi.

Filmden çıkarken insanlar kendilerini sorgulardı. Engelli evliliklerine baktıkları yeri sorgulardı. Oysa benim gördüğüm bu anlatının izleyici cephesinde de, eleştirmenler cephesinde de anlaşılmadığı oldu.

Yani sağlamcı düşünce yine onları umursamayan, kadersiz-fantastik figürler olarak görmeye devam ediyorsa, kendilerini iyi hissetmek için ibret alınası yaşamlar olarak düşünen bakışları taşıyorsa , Aziz ve Azizler farklı olduğu için de evlenebilir yeter ki biz engel olmayalım yerine o güzel kız için Aziz’in iyileşmesine mutlu oluyorsa bu film engelli sinemasına bir farkındalık sağlamaz üzgünüm.

Ama yine de Mahsun Kırmızıgül tam beceremese de bir yerinden tutmuş olayın. Sonunu öyle bağlamasaydı ve toplumsal baskıyı daha keskin insanların gözüne sokabilseydi tam olmuş olurdu bu haliyle eksik kalsa da engelli sineması adına yine de önemlidir, farkındalık sağlayamasa da. En azından kendi hikayelerimizden yola çıkmış, bizden bir anlatım kullanmış ve sorunun farkında.

Ön yargıyla yapılan filme dair özellikle Aziz minvalli eleştirileri de engelli camiası sağlam bakış düşüncelerinin başka versiyonları olarak gördüğü için önemsemiyor birbirlerini ağırlayanlar buyursun ağırlasın.

Adam bir film yapmış kendine de bu yolda çok şey katmış, izlenecek türden filmlere de imzasını atıyor, gerisi ön yargılı infaz…

OYA TEKİN/MEDYABEY

oyatekin@gmail.com

https://twitter.com/#!/oyatekin (@oyatekin)

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com