Karagül’ün engelsiz dili: Asım

Bu sezon Karagül dizisiyle ilgili yazı yazmadım. Kalabalık dizi arenasında çokça fırsat bulamadığımdan ama artık vakti gelmişti hele de Asım’ın “engel-sizsiniz” dercesine köhnemiş engelli algılarına indirdiği balyozlardan sonra yazmasam olmazdı.

Takip eden okurun bildiği gibi önemsediğim işlerden biri Karagül dizisi. Önemseme nedenimse ayrımcılığa uğrayan iki dezavantajlı grubu içinde barındırması ve doğru zeminde çatışmalarıyla işlemesi.

Kadın’ın toplumdaki Batı ya da Doğu fark etmeksizin uğradığı ayrımcılık ve varoluş savaşındaki mücadelesi.

Engellilerin önce aile içinde uğradıkları ayrımcılık buna paralel iç dünyalarındaki kırılmalar ve toplumsal dışlanmayı işlemesi.

Yani diziye Özcan Deniz gelmiş gitmiş şu olmuş bu olmuş beni çok da ilgilendirmiyor. Daha önce de yazmıştım dizinin bir hikâyesi var ve bu hikâyeyi işleme şekli izleyiciye geçiyorsa izleyici bizden olan öyküyü sahiplenir.

Karagül de hala kadın cinayetlerinin, şiddetin, ayrımcılığın her alanda yer aldığı bu coğrafyada bizden bir hikâye olduğu için sahiplenildi. Üçüncü sezonda yerini aldı kendi içinde zaman zaman tekrara düşse de bir yolunu bulup izleyiciyi kilitleyerek reyting şampiyonu olmaya devam etti.

Bu başarının üzerine taklitleri yapılsa da dizinin özüne tam vakıf olmadıkları için aynı derinliği veremediklerinden Karagül’ün yakaladığı başarıya da ulaşamadılar haliyle.

Yani hikâyedir yıldız olan ve onu izleyiciye aktarma dili. Bir senarist, bir yönetmen aynı yerden bakıyorsa izleyiciyi de aynı yere çeker.

Karagül de bunu en iyi başaranlardan.

Diziye dair eleştirilecek yerler yok mu derseniz var ama ben bu yazımda bunu es geçeceğim hatta diziye dair yazmayacağım.

Dedim ya benim diziyi önemseme nedenlerimden biri olan engellilerin işleniş şekli. Yıllardır her türlü alanda ayrımcılığa uğrayan ve bununla da kalmayıp algılarda, acizlik, acıma, ceza, fakirlikle yer etmiş olan engellilerin dizideki profiline yani Asım karakterine ayıracağım.

28 Kasım akşamı yayınlanan bölümde baba sevgisizliğine, yok sayılmaya daha fazla dayanamayan Asım evden kaçıyor. Bir büfeye doğru yol alıyor. Büfenin önünde daha ağzını açıp ne istediğini ya da isteyeceğini dile getirmeden büfeyi işleten “ Allah versin hadi” diyor.

Oysaki Asım’ın amacı sadece telefon etmektir. Sonra bu isteğini dile getiriyor telefonunu edebiliyor. “Borcum ne?” sorusuna “Borcun yok” cevabını alıyor. Asım parasını tezgâhın üzerine bırakarak “ Üstü kalsın” diyerek yoluna devam ediyor. Büfeci ise arkasından şaşkınca bakakalıyor.

Yıllar önce “Engelsiz bir dünya istiyoruz” söylemiyle büyük bir organizasyon düzenlemiştik.

Türkiye’nin pek çok yerinden katılan her grup engellinin de içinde yer aldığı bu organizasyonun bir ayağını da İzmir’de gerçekleştirmiş bugün meyvelerini aldığımız bir işe imza atmıştık.

İzmir ayağında birçok üyemizin sürekli dile getirdiği ama benim tanık olmadığım fazlaca sakatlık edebiyatı olarak nitelendirdiğim toplumun engelli bakışına gözlerimle maalesef ki şahit oldum.

İzmir’in Üçkuyular semtinden Bostanlı’ya sefer yapan arabalı vapuru bekliyoruz. En işlek noktalardan biri olan alanda beklerken etkinliğimize de devam ediyoruz.

Üyelerimizden birine yaklaşan vatandaş para vermeye kalktı. İşin komiği oradaki etkinliğin içinde böyle bir durum yoktu. Olmadığı gibi parayı vermeye kalktığı arkadaşımız Mercedes aracının şoför koltuğunda oturuyordu.

Çünkü parayı veren vatandaşın kafasında yıllarca tek bir şablon vardı engelli birey dilencidir, etkinliklerde para toplamak için yapılır.

Bu algıların oluşma sebeplerinden biri de elbette ki engelliyi topluma yanlış tanıtan derneklerin ve sivil toplum örgütlerinin yapısıdır. Köhnemiş zihniyetlerin duruşuyla alakalıdır.

Arabalı vapurda bu durumu yaşatan kişiyi bulduk keyifli bir sohbet içerisinde kafasındaki engelli profiline bir çizik attık, attık ama o günden bugüne geldiğimizde bizlerin attığı o çiziklerin yeterli olmadığını görüyoruz.

Kanıksanmış algılar hala yerli yerinde birini düzeltirken diğeri kalıcılığını koruyor. Ya da biz düzeltirken birileri bozuyor.

Bu yüzden dizi ve sinema sektörüne çok iş düşüyor. Hala Yeşilçam mantığı içerisinde engellilere yer veriliyor. Ayrımcılık ve aciziyet diliyle toplum algısı körükleniyor.

Sakatlık yoksullukla, cahillikle ilintili olarak gösteriliyor. Toplum da yerleşen bu algılarla engelliye acıma hisleriyle yaklaşıyor. Onun da bir birey olduğu herkes gibi ihtiyaçları olabileceğini düşünmüyor.

İşte dün akşamki bölümde Asım karakteri üzerinden işlenen buydu. Engelliye bakılan yer “büfecinin Asım’ı dilenci sanması” toplumsal algıda engelliye bakılan yeri ince bir mesajla işleyen senaristlerimiz önemli bir farkındalık da yaratmışlardır bana göre.

Çünkü pek çok dizi engelli farkındalığı yaratmak şöyle dursun yerleşmiş toplumsal algıları körükleyen engelli profillerine hala yer vermektedirler.

Sakatlar ya kendisi mucize oluşturmuştur başarı öykülerinin sıra dışı kahramanı olmuştur ya da mucizeye muhtaç, sağlamlığa çaresizce aç vaziyette eli açık bekleyen kişi. İlkinden ders alınır ikincisinde ise şükredilir.

Sakatları umursamayan, onları kadersiz- fantastik figürler olarak konumlandıran kendilerini iyi hissetmek için ibret alınası yaşamlar olarak düşünen bakışlara ve düşüncelere bir çeşit çizik atmış oldu Karagül senaristleri akşamki sahneyle.

Bunu yaparken de öyle göze sokarak değil, ajite ederek değil yerinde ve dozunda. Yani diziyi izleyenler Asım’a acımıyor, onun duygularını iç çatışmalarını sorguluyor. Asım’ın neden ve niçinlerini anlıyor. Yaşamına dokunuyor, tanıklık ediyor engellerine.

Ve anlıyor Asımların dezavantajlı konuma düşmelerinin kendi suçu olmadığını.

O zaman soruyorlar kendilerine farklı olanların bu konuma düşmelerindeki kendi paylarının ne olduğunu.

Çünkü engellilerin dezevantajlı konuma düşmeleri onların suçu değildir.

Sadece farklıdırlar. İstedikleri tek şey farklılıklarıyla yaşama karışmak.

Normal yaşamların kurgularla genişlettikleri sınırsız yaşam alanlarında farklı olanın sorunlarına sorun katan normalce yaşamlar onlara yaşam alanı tanımıyor. Bir de algılar eklenince buna siz düşünün gerisini.

İşte Karagül çokça bu soruyu sorduruyor izleyiciye. Benim payım ne, nerde durmalıyım nerden başlamalıyım?

Asımlara umut verirken algılara da küçük çizikler atıyor.

Her atılan çizik büyüdükçe engelsiz yaşam alanları genişler. Onlarda hayata daha kolay karışır.

Farklı bedenlerle ilgili olumsuz algıları kırmanın yollarından biri kitle iletişim araçları ve insanların en çok zaman ayırdıkları zaman dilimini oluşturan dizilerdir.

Topluma ne kadar doğru profiller sunulursa insanların eski algılarını bir kenara bırakması da o kadar çabuk olur.

Belki hemen olmaz, olmayacak da ama zaman yer değiştirmeyi mutlaka yapacaktır.

Ve Can Atak yürekten alkışlıyorum bir sağlamın engelliyi anlatımı ancak bu kadar başarılı olurdu.

Diziye gelince ana hikâyesi bütünde izleyiciyi sarıyor bunun nedenlerinden biri hikâyenin sahiciliği diğer nedeni ise merak unsurunun hep diri tutulması. Reytingleri yüksek diye Karagül taklidiyle ortaya çıkan dizilerin daha öncede dile getirmiştim Karagül’ü anlamadan yorumlamak gibi bir durum. Önce anlamak ayrıntıları özümsemek gerek. Hani yapmakla yapmış olmak arasındaki çizgi gibi…

Aynı izlemeden eleştirip yorumlayanlar gibi…

OYA TEKİN / MEDYABEY

oyatekin@gmail.com

https://twitter.com/#!/oyatekin (@oyatekin)

http://yurthaber.mynet.com/yazarlar/tum/1/o.tekin35

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com