HALAM GELDİ YA DA KÜÇÜK GELİNLERİN BİTMEYEN DRAMI/OYA TEKİN

Yapımcılığını Sami Dündar’ın yönetmenliğini Erhan Kozan’ın yaptığı “ Halam Geldi” isimli film ilk özel gösterimini Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin 50. Yılında gerçekleştirdi.

3 Ocak 2014 tarihinde de vizyona giren film Türkiye’nin en büyük problemlerinden birini, çocuk yaşta gelin olan kızların acı dramını ve akraba evliliklerini ele alıyor. Aynı zamanda Kıbrıs Barış Harekatı’nın 40. yılına denk gelen filmde, Kıbrıs Rum Kesimi tarafı ile yaşanan sınır meselesini de bir boyutuyla işliyor.

Gazeteci Evrim Kanpolat’ın bizzat şahit olduğu gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı IV. Antrakt Uzun Metrajlı Film Senaryosu Yarışması’nda birincilik ödülü de alan film Türkiye gerçeğinin önemli bir bölümünü oluşturan çocuk gelinleri anlatan 13 yaşında gelin olmuş bu çocukların çığlığını duyurmaya çalışan çıplak bir film.

Bir sosyal sorumluluk projesi.

Bu yönüyle önemli bir film. Kız çocuklarının evlenmesine tek başına hayır demek, lafta “Çocuk Gelinlere Hayır” desteklemiyorum demek yetmiyor.

Her sosyal sorumluluk projesinin arkasında durmadığımı, her işi de sosyal sorumluluk olarak kabul etmediğimi bilen biliyor. Çokça her kesimin arkasında durduğu sanat ve cemiyet hayatının seçkin isimlerinin destek verdiği işlerin tam tersi yerde durmuşumdur. Ancak bu film sosyal sorumluluk projesi olduğuna beni inandırdı kanayan bir yaraya, önemli bir gerçeğimize çıplak dokunuşlar yaparak seyirciye çok şey yüklemiş. Sorgudan çok birilerine kızmamızı, öfkelenmemizi istemiş. Öfkenin muhatabını bize bırakmış. İster kendimize, ister yetkililere, ister erkeğe, ister geleneklere adını siz koyun demiş. O çığlıkları çıplak bir dille herkesin anlayacağı bir şekilde mizahla harmanlayarak anlatmış. Güldürürken düşündüren, düşündürürken öfkelendiren bir film olmuş.

Eften püften şeylere ağlarken, yapış yapış aşk kokan, kızlı erkekli çağ atladığımızı gösteren romantik komedilere zaman harcarken yanı başımızda duran bu ülke gerçeklerine yer veren filmleri es geçmek gerçeklerimizden kaçmak demek. Bu çığlıkların daha çok duyulması için gitmek, sahip çıkmak gerek bu filmlere.

Hani dedim ya kuru kuruya çocuk gelinlere hayır demek yetmiyor işte sırf bu yüzden gitmek gerek.

Peki, film gerçekten bir çığlık mı? Vicdani bir iş olduğu için film eleştirimde çok acımasız olmayacağım olmuşlarını dile getirirken filmin olmamışlarını da es geçmeyeceğim elbette. Ama sonra.

Şimdi ülkemizin bu acı gerçeğine kısa bir göz atalım.

Türkiye’de evlenen 3 kadından biri 10- 14 yaş arasındaki kız çocuklarından oluşuyor. Ülkemiz çocuk yaşta yapılan evlilikler sıralamasında dünyada dördüncü sırada yer almakta.

İşin ilginç yanı da toplum olarak bu evlilikleri onaylıyoruz. Alkışlıyoruz.

Düğünle dernekle, davulla zurnayla çocuk gelinlere cinsel istismarı onaylıyoruz. Oysaki diğer cinsel istismarları toplum kınarken, cezalandırırken çocuk gelinlere yapılan bu cinsel istismarı kabul ediyor.

İşin garibi yasalarda onaylıyor.

Ülkemizde “Çocuk Gelinler” meselesi, “15 yaş altı çocuklar” kavramı üzerinden tartışılıyor.

Bizde 18 yaş evlenme yaşıdır, ama 17’sinde ailenin rızası ile evlenilir, 16 yaşta hakim kararıyla evlenilebilinir.

Ya da yaşları büyütülüp ailelerin rızasıyla ergin kılınıp evlendirilir.

Birleşmiş Milletler ( BM ) tarafından 10- 19 yaşları arasındaki kişiler ergen olarak tanımlanıyor. Biz bu sınırı 15-16’ya çekince sorunu halletmiş mi oluyoruz?

18 yaşından küçük çocuk dilekçe veremez, yargıya başvuramaz, tek başına sağlık hizmeti alamaz ama evlenebilir.

Adı evlilik olan bu cinsel istismarı ne kanunlarda istismar olarak görüyoruz ne de toplumsal kabulde.

15 yaşından küçük çocuklara tecavüz edildiğinde cezası çok ağır, ama 15’ten büyük 18’den küçük çocuğa tecavüzde ceza çok hafif ve şikayete bağlı. Peki, kim kimi şikayet edecek; çocuk farkında bile değil olup bitenin. Bir anda birinin kadını oluveriyor. Kendisi bebeklerle oynarken bir anda gerçek bir bebek sahibi oluyor.

Olayın yargıya intikal ettiği ender durumlarda sadece kocaya ceza veriliyor, o da “çocuğun cinsel istismarı” ya da “reşit olmayanla cinsel ilişki” maddesinden cezalandırılıyor. Aile ise en fazla suça azmettirmek ya da yardım etmekten ceza alıyor.

Üstelik ceza cinsel istismarla sınırlı kalıyor birde tarafların beyanlarına rağmen bekaret kontrolü zorunlu kılınıyor.

Çocuk zorla evlendirilip cinsel istismara maruz kalırken, yaşıtlarının yaşadığı her şeyden yoksun kalıyor. Eğitimden, sosyal hayattan. Bir insanın hayatının geri dönüşü olmayacak bir şekilde değiştirilmesi sadece istismar suçu olarak görülerek hafif cezalarla o insanlar yine aramıza dönüyor. Ve bu kararı veren aile sadece yardım suçuna çarptırılıyor.

Bizim geleneklerimizde vardır, toplum tarafından kabul edilmiştir, dinimizde de var, biz bunun üzerine fazla gitmeyelim, aile içi meselelerdir, diye bakılarak mevcut yasalara birkaç cümle eklemekle devlette buna izin vermiş oluyor.

Bu cinsel istismara ortak oluyor.

Bu kısır döngüde ortaklıklar pazarlıklar elbirliği ile yapılarak yeni kurbanlar yaratılıyor.

İşte bu film tüm bunları toplayarak bir kez daha yüzleştirmek istemiş bu acı gerçeklerimizle.

Adına da“Halam Geldi” demiş. Birçok yerde halalarımız gelince seviniriz çünkü bu kelimenin düz anlamında böyle anlaşılır. Oysa kadınlar arasında bir şifredir. Birçokları için bayram önemli bir kesim için ise trajedi. Acılarında beraberinde gelmesi anlamını taşır.

Genç kızlığa ilk adım atmadır. Regl olduğunuzu bu sözle ifade etmekle kalmaz kadın olmanın birilerinin gelini olmanın da ilk adımı atmış olursunuz.

İlk adetinizle okuldan alınır, tanımadığınız bir adamın ya da abi dediğiniz birinin koynuna atılırsınız. Okuldan alınırken de 46 raporunuz hazırdır.

Aklı yoktur ama evlenebilir, çocuk sahibi de olabilir. Birkaç kuruşa bakar ne de olsa.

Reyhan ve Huriye’nin öyküsü böyle başlıyor. Huriye, Halam Geldi kabusuyla bir anda kendisini halasının oğlunun nikahında buluyor.

Reyhan’sa ilk adetini olmadan bu kabusu yaşıyor. Kendinden büyük birinin yatağında.

İşte Halam Geldi’nin anlamı budur onlar için. Hiç halalarının gelmelerini istemezler. Saklarlar, korkarlar ama onlara sormadan gelir ve hayatlarını mahveder. Bazen de gelmesine bakılmaz.

Film, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Rum köyü Limya (Lympia) sınırında Ezan seslerine Kilise çanının, Türk müziğine Yunan ezgilerinin eşlik ettiği, Diyarbakırlı Türklerle Kıbrıslı Türklerin bir arada yaşadığı sınır köyü Akıncılar’da geçiyor.

Evrim Kanpolat’ın bizzat şahit olduğu gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı senaryo aslında Alanya’nın bir köyünden çıkma bir haber.

Ancak neden Kıbrıs sorusunun cevabını filmin içinde buluyorsunuz. Töre’nin nereye giderseniz gidin zihniyetlerle birlikte sizinle taşındığını anlatmak istemişler. Bir tankın üstünde sınıra bakarken Reyhan,“ Sınır burada” diyerek kafalardaki sınıra işaret ediyor. Siz nereye giderseniz gidin kafalarınız değişmediği sürece töreleriniz, gelenekleriniz de sizinle birlikte bir bavul misali gelir. Gittiğiniz yerde de sizi yok eder, küle çevirir.

Yine de Reyhan’ın gözü sınırın öte yanında cebinde ki harita ve baktığı yer Limya.

Aynı zamanda film farklı kültürlerin iç içe geçmiş hikâyesini vermek isterken öte yandan sınır ihlali nedeniyle köyün ortasına girmiş, Rum kesimin içine girmiş üç tarafı Rumlarla çevrili bu köyde savaş ve barışı da konu almak istemiş.

Bir diğer yönüyle de Kıbrıs halkının düşünce yapısını filmde vermek istemişler. Kıbrıslı karakterlerin töreye tepkilerini diyaloglar üzerinden vermeye çalışsalar da bunda çok başarı sağlayamamışlar.

Ortasından sınır geçen arazi hikâyesinin anlatımının havada ve yavan kalması gibi.

Ve bu köyde üç çocuk, üçü de Diyarbakırlı, üçü de 13 yaşında, kaderleri onları yol arkadaşı yapıyor.

Geride bırakılan Diyarbakır ve İstanbul gerçekleri feodalizmin acımasızlığı karşısında çaresiz. Kara bir gölge gibi peşlerinden gelip bu küçük köye “Kıprıs” köyüne düşerek bir anda bu üç çocuğun hayatını cehenneme çeviriyor.

Reyhan ve Huriye Kıbrıs’ta yaşamanın Rumlarla aynı okula gitmenin dezavantajıyla birbirlerine sahip çıkmaya çalışan iki kız. Halil ise erkek çocuk olmasına rağmen ayrı bir mağdur.

Film hedefinde çocuk gelinleri almakla birlikte çok katmanlı, çok kültürlü, çok karakterli bir film.

Filmde göç de var, Kıbrıs sorunu da, akraba evliliğinin çocuğa yansıyan sorunu da var. Ezilen kadının dramı, kanıda şiddet de var. Pedofili ( sübyancılık ), cinsel istismar, Kürt sorunu da var, Kürtçe de. Baba beni okula gönder vurgusu da savaş ve barış vurgusu da var. Hatta Şeker Portakalı vurgusu da. Filmin oyuncuları arasında Kıbrıs’taki bir eğitim ve rehabilitasyon merkezinde tedavileri süren fiziksel ve zihinsel engelliler de var. Film bu yaklaşımıyla, üstlendiği sosyal sorumluluk misyonlarının sayısını da artırmış.

Tüm bu yönleriyle film o kadar fazla şey söyleme ve gösterme çabasına giriyor ki bu da asıl meseleden filmi uzaklaştırmış.

Öne çıkması gereken konu sona kalmış ya da diğer meseleler havada kalmış.

Evrim Kanpolat’ın gazeteci kimliğinden dolayı sosyolojik boyutuyla ele alacağını düşündüğümden beklentim bu noktada yüksekti. Ancak bu kadar çok konuyu bir arada ele alması konuya etraflıca yaklaşmak istemesinden kaynaklanmış gibi dursa da bu durum asıl konuya girilmesine zaman kaybettirmiş ve diğer konular havada kalmış.

Sahneleri birbirine bağlamakta sorun olmasa da zaman kavramı iyi kullanılamamış.

Hayat hikâyelerinin birbiriyle kesişmesini iyi sağlasa da üç çocuğun yollarını kesiştirse de bu kadar çok konunun bir arada olması asıl gerçeğin geride durmasına neden olmuş.

Film çocukların gözünden bu dramı vermek istemiş ama sanki Lal Gece’nin gerisinde kalmış. Evet, anlatım diliyle Halam Geldi Lal Gece’den daha anlaşılır gibi dursa da derinlik ve çocuk penceresinden bakışta biraz yetersiz kalmış. Birden çok konuyu bir filme sığdırdıkları için bir çocuğun penceresini fazla açamamışlar.

Filme dair en keskin eleştirim bu olabilir

Film üç çocuğun kaderini anlatırken farklı anne ve babaların da durumlar karşısında ki rollerine değinmiş.

Huriye’nin hikâyesinde bir kabullenmişlik var. Aynı dramı yaşayan annesinin ise kızına olan tavrı kendi kaderine ortak etme. Kızından yaşanmışlıkların acısını çıkarma üzerine kurulu. Toplumsal kabulün ilk alkışlayıcısı, destekleyicisi oluyor bu anne karakteri. Oya ise Huriye’nin kız kardeşi henüz olup biteni anlamasa da bu kaderin gelecekteki kurbanı o da.

Reyhan bu kadere isyan eden tarafta. Okuma arzusunda olan bunun için her şeyi göze alan kız çocuğu.

Asıl dram Reyhan üzerinden işleniyor. Onun hikâyesinin inandırıcılığını Huriye’nin hikâyesinde yakalayamıyoruz. Yakalayamamaktan çok belki de Huriye’nin bu olanları çabuk kabullenmesini sindiremiyoruz.

Reyhan’ın annesi ise çocuğunu kendi kaderine ortak etmek istemeyen buna rağmen çaresiz bir anne. Çocuğunu bu bataktan çekip çıkarma çabaları da erkek şiddetinin altında eriyip gidiyor, çaresizliğe, yetersizliğe dönüşüyor.

Halil onun hikâyesinde ki dram bu konunun içinde olmalı mıydı olmamalıydı sorusuna tam bir cevap bulamıyorum açıkçası. Akraba evliliklerinin yaşattığı drama değinilmek istenmiş yolları da doğru yerde kesişmiş belki ama bu hikayenin içinde eriyip gitmiş bu dram. Ayrı bir filmde çok daha derinlemesine işlenebilinirdi. Çok yalnız kalmış hikayesi diye düşünüyorum.

Halil’in babası rolünde ki Necip Memili’nin, annesi rolündeki Onuray Evrentan’ın ustalıklarına diyecek söz yok. Necip Memili genel anlamda beğendiğim sıra dışı bulduğum bir oyuncu zaten buradaki performansına da diyecek söz yok ama sanki bu üçlünün hikâyesine, dramına haksızlık edilmiş hissindeyim. Bu filmin dışında tek başına bu konuya yer verilmeliymiş gibi geliyor bana.

Hikâyelerinin filmde görünür olmasının en büyük sebebi oyuncuların başarısındandır başka oyuncular oynasaydı bu kadar etkili olur muydu Halil’in ailesinin dramı işte orası şüpheli.

Burçin Terzioğlu Reyhan’ın annesi. Anne kız ikilisi iyi oturtulmuş. Hem benzerlik hem duygusal bütünlük olarak. Terzioğlu’nun oyunculuğu için söylenecek söz yok zaten. Ama filmin en büyük yükü Reyhan karakteri üzerindeydi. Ve Reyhan’ı oynayan Miray Akay çok iyiydi.

Gelecek vadeden bu kızımızın taşıdığı sorumluluk çok ağırdı ve o da bu sorumluluğu çok iyi taşımış. Almış yürümüş.

Bu arada Reyhan’ın arkadaşı köpeğimiz Limon’u da unutmamak lazım. Hem sevimli hem de rolünün hakkını iyi vermiş.

Filmin son sahnesi ise oldukça anlamlıydı. Reyhan’ın engelli kardeşi Himmet ( Görkem Eşgünoğlu ) bez bebeği parçalıyor bu arada yağmur başlıyor. Ve bu çocuklar annelerine, herkese“özür dilemeyin benden” diyor. Yağmur nasıl tüm ayıpları yıkamazsa özür dilemekte ortak olunan suçu hafifletmiyor. O bedenler acırken, çürürken, sübyancılar tarafından istismar edilirken bir özür hiçbir şeyi çözmüyor.

Çünkü onlar artık bez bebeklerle oynamayan, Reyhan kokmayan yaşayan birer ölüdürler.

OYA TEKİN / MEDYABEY

oyatekin@gmail.com

https://twitter.com/#!/oyatekin (@oyatekin)

http://yurthaber.mynet.com/yazarlar/tum/1/o.tekin35

http://blog.milliyet.com.tr/Sayfam/Blogger/?UyeNo=580460

masaustu
mobil

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com