Gazeteci olmanın dayanılmaz hafifliği

Öyle bir meslek ki bu meslek. Hem hayatın boyunca tatildeymişsin gibi hem de kendine ayıracak beş dakika vaktin yok. İşin kötüsü ağız tadıyla bir depresyona bile giremiyorsun. Tam hastalandım ay öldüm bittim havasında ense yapacak oluyorsun, televizyonda bir haber. Hangi ara ne zaman açarsın bilgisayarı? Ne zaman oturursun klavyenin başına? Hangi ara haberi yazar, enterlar gönderirsin? Bilemezsin.

İki dakika kahve keyfi yapayım dersin elinde telefon haberleri okurken bulursun kendini.

Film izleyeyim dersin bir sonraki yazının konusu kurgulanmıştır bile kafanda.

Kitap alırsın eline,  hopp bir kırmızı kalem altını çiziktirmeye başlamışsındır çoktan.

Yani azizim normal insanların keyif için yaptığı her şey senin mesleğinin bir parçasıdır.

Bir magazin izlerken başıklar cirit atar kafanda. Bu konu ne kadar hit yapar hesaplarına başlamasındır üstelik. Devam konuları da cabası.

Hava nasıl diye soracak olsalar bölge bölge anlatmaya başlayacaksındır, sıkıcısındır yani.

Ya da hangi burçsun demeye kalkmasın biri uğurlu rengi şu, uğurlu taşı bu diye karakteristik özelliklerine dalarsın.

Tam bir mozaiksindir çünkü her tattan bir parça vardır sende. Ama ne tam doyabilirsin, ne de uzak kalabilirsin. Çünkü sen gazetecisindir.

Bu aralar bir bunalıma girmek istedim. Paşa gönlüm öyle istedi. Hava puslu, deniz uslu, benim neyim eksik dedim bu griliğe bir dalayım. Dalıp da delhizlere yuvarlanayım. Öyle sebep de aramama gerek yok ki, Kanlı Nigar’ın meşhur repliği yetişir imdadıma: “Kuş kaçtı, süt taştı, bardak kırıldı, yemek ekşidi…..” derken bir de boğaz ağrısı gelip peydah olmaz mı?  “Ohhhh” dedim “Tadından yenmez.”

Hazır fiziken de hastayım. Kutu kutu antibiyotiğim kapı gibi reçetem var. Artık bana karada ölüm yok. Sabahlar olmasın…

Ama oldu… Sabahlar oldu bana inat hem de. Hele bir de kalemdaşım demez mi ki; “Neslihan yazılar girilecek seninki nerede?”

“Tüh hani ben hastaydım ya, bir de depresyona girecektim hani. Hani böyle biraz ense yapayım beni bu kez yok sayın. Canım istemiyor benim değil mi yazmıycam köşe….” falan fistan diyecektim ki.

Bir de baktım şunu yazmışım cevaben: “Tamam bana bir on dakika ver.”

Mesleki deformasyon. Meslek hastalığı, yok yok en iyisi meslek aşkı diyelim biz buna… Tembel membel de olsak ucundan kıyısından var bir kalem sevdamız. Okuyucum da beni anlar ya bugün hani canım hasta olmak istiyor ya hem öksürüyorum da ya, hem bir de offf hayat sıkıcı ya. Tamam tamam sustum ben sadece yazayım en iyisi…. Seviyorum sizi… seviyorum mesleğimi…. Seviyorum yazmayı…

Neslihan Sultan Pala

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com