Evlilik programları insanın aklıyla oynuyor

Elimde çay tepsisi annem ve saz arkadaşlarının “Gün” adını verdiği o toplantıda kaşık getir, peçete götür, “Çay tazeleyeyim mi, biraz daha kısır alır mıydınız efendim?” hengameleri arasında yorgunluk ile aklımı kaybetme kertesine gelmem arasındaki o ince çizgiye teğet geçmişliğim çoktur ama bu sefer belli ki kirişi kırmışım. Televizyonda bangır bangır bir kadının sesi, “Veeee paravan açılsın. Dın dın dın dın…. Veee karar anı! Haydi şimdi bir de göbek at bakalım canım….”

– Durun durun! Bak bu adam üç yıldır evlenemedi.

– Bu kadın da kimseleri beğenmiyor.

– Aman onu kim ne yapsın, ahı gitmiş vahı kalmış hala koca derdinde.

– İki oğlu varmış galiba.

– Ha evet yurt dışında evlilermiş.

– Bu geleni görüyor musun, meyvelerin içinde turpu beğenmiş.

– Sorma sorma. Bakalım buna ne kulp bulacak?

Televizyonun gürültüleri, teyzelerin gürültülerine, çatal kaşık sesleri ile kahkahalara karışıyor. Uzaydan gelmişçesine odanın ortasında hala neden burada neden ben sorgulamaları yaparken sesli düşündüğümü nereden bilebilirdim ki;

Benim ne işim var yahu burada, AAAaaa yeter ben ağa babamın evine gidiyorum!”

Odada derin bir sessizlik. Sadece nefes alış verişler duyuluyor. Aranılan huzur sağlandı galiba. Ama o ne? Niye herkes gülüyor bana?

Hahaha kızım zaten ağa babanın evindesin. En iyisi seni kocaya verelim, orada rahat edersin ancak!” dilinde tüy olan ve sohbetin tam da ortasına diken annemdi. Şimdi merak ettiğim nokta sıvacı teyze kim olacaktı?

– Kız Neslihan sen niye gitmiyorsun buraya! (İşte aranılan kan bulundu!)

Hoppalaaa.

– Sahi Neslihan sen gitsen hemen kaparlar seni valla.

Bu da en tombişi, en neşeli olanıydı. Ben yalı kazığı gibi orta yerde dikilip hayretle yüzlerine bakarken, emekli olan daha ehveni şer teyzem de baklayı çıkardı ağzından;

– Ya ya, hatta şu genci ben sana çok yakıştırdım. Ay genç olsam ben alırdım valla.

Pardon demin ben ehveni şer mi demiştim. Unutun gitsin. Allah’ım bu bir rüya olmalı. Şu evlendirme programları denen illet nasıl da millet olarak mezhebimizi genişletmiş. Eskiden her şeyin bir yolu bir yordamı vardı. Ne bileyim eskiler kendi dönemlerini anlatırken; ne kadar utangaç, sıkılgan olduklarından dem vururlardı. Şimdi ulu orta herkes televizyonlardan, manavdan elma seçer gibi birilerine erkek seçiyorlardı. Üstelik kendilerine bile yakıp yakıştırıyorlardı.

Hani kalp kırmayayım, 41 yaşında gencecik insanım şimdi bu görmüş geçirmiş koca kadınların benim aklımla oynamalarına fazla takılmayayım diyerek oyuna katılıverdim.

Ya tabi giderim de, öteki adaylara da yazık! Değil mi ama? Haha ahaha aha ha a..” Sessizlik.

İşi iyice sulandırınca teyzecikler pes etti sanırım. Hepsi yüzüme “Haydi oradan!” dercesine bakıp televizyondaki izdivaca gömüldüler.

Ben de derin bir oh çekip bir koltuğa büzüşüp izlemeye başladım. Şaka değildi bu programlar değil mi, yani milyonlarca insan istediği için her kanalda mantar gibi bitiyorlardı. Her evlilik programının sunucusu bir diğeriyle yarışa dursun; oraya bazı insanlar gerçekten evlenmek için gidiyor olamazlardı değil mi? Yoksa olabileeer miydi?

Çoğunun cast olduğu belliydi, hatta minibüs şoförünü millete nikah memuru diye kakalamaya çalışanlar da olmuştu. Kelli felli bir kanalın bu skandalının bilançosu da yine minibüs şoförüne kesilmiş; adamcağızın sahtekarlıktan yargılanacağı manşetlere taşınmıştı. Program ise kaldığı yerden, sunucusuyla, oyuncusuyla şey pardon dilim sürçtü talipleriyle, şen şakrak orkestrasıyla ve dahi şak şakçılarıyla (hay benim dilime) seyircileriyle yani pür hız, pür reyting devam ediyordu.

Adayların çok makul istekleri vardı. Öncelikle kişiliğe(!) çok önem veriyorlardı: “Namuslu olsun, dürüst olsun, kariyeri olsun, parası olsun, evi olsun, arabası olsun, emeklisinin brütü şu kadar neti şu kadar olsun.” Mübarekler sanki reçete yazıyorlar.

Sonrasında efendime söyleyeyim fiziki kriterler de var tabi “Şu yaşlarla şu yaşlar arasında, olsun, gözleri çipil çipil baksın, 90-60-90 olsun, saçları şöyle olsun, şu numara boya kullansın, korsesinin bedeni şu olsun.”

Sonra birlikte kuracakları yuvada(!) eşlerle paylaşımlarını sağlayacak bazı kriterler de olmalıydı: “Çocuğu olmasın, evlenmemiş olsun, sütte leke olsun onda olmasın, bana bulunmaz Hint kumaşı olduğumu hissettirsin, cilveli olsun, iyi yemek yapsın, şöyle giyinsin, böyle hanım olsun, şöyle erkek olsun. Ağır başlı olsun…”

Hepsi iyi hoş da benim anlamakta zorlandığım iki büyük cümle var.

Birincisi “Yanıma yakışsın.” (Elbise seçtiğini sanıyorlar sanırım.)

İkincisi ise; “Beni taşıyabilsin.” (Sanırım halterci bir eş arıyorlar, ağır siklet boksör ya da body çalışan bir sporcu da işi görebilir.)

İzlerken karnıma ağrılar girse de o programların garip bir bağımlılık yapan yanı vardı. Bir insanın daha ne kadar saçmalayacağını mı merak ediyorduk? Yoksa bu insanlar gerçekten yürek mi yiyip çıkıyorlardı milyonların önüne? Cesaretleri cahillikten mi geliyordu yoksa ukalalıktan mı? Özgüven ne zaman insanı rezil olma noktasına getiriyordu? Bir insanı ilk görüşte aşık olma arayışında olan bu 40, 50 yaş ergenleri acaba üç beş kuruş karşılığında sadece bir senaryoyu mu oynuyorlardı, safı oynayarak bizi mi saf yerine koyuyorlardı? Yok eğer gerçekten evlenmek için gidiyorlarsa nasıl hayatları ile ilgili bu kadar önemli bir kararı böylesine saniyeler içinde verebiliyorlardı? Kimileri çıkıp seslerini, kimileri dans yeteneklerini gösterirken gizliden gizliye prodüktörlere mi göz kırpıyorlardı. Yani aslında biz onlara gülerken onlar mı bizimle dalga geçiyordu?

Ben böyle sofistike sorgulamalar arasında dalmışken bizim teyzelerden bir şangırtı bir alkış. “Töbe Bismillah, n’oldu diyorum?” 65’lik Hanife Teyze, 76’lık İskender Dede ile çaya çıkıyormuş, sonrasın da çayda çıra oynayacaklarmış, artık kerevetlerine de ben çıkarım herhalde.

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com