DİZİLERİN KALİTESİ PARMAKLARIMIZIN UCUNDA

yerli dizi1

Oldum olası ”dizi” sevemedim nedense.Sevemedim ama izlemekten de geri kalamadım itiraf edeyim. Taksitle bir şey almak gibi bir tür “sahiplenememe” duygusu yaratır hep bende diziler. Okurken de her gün bir kaç sayfa okuyan edepli okuyuculara özenir ama olamam, başladım mı illa ki sonu gelecek, bitecek o kitap.

Diziler hep vardı elbette, radyoların arkası yarınlarıyla başlayan dizi tanışıklığımız evlerimize televizyonun gelmesiyle bir anda gündelik hayatın vazgeçilmezleri arasına giriverdi. Hatta öylesine girdi ki, evin akşam yemeği saatleri, misafir programları bile takip edilen dizilere göre ayarlanır oldu.

O zamanlar yabancı diziler herkesin gözbebeğiydi, yıllar içinde değişen tek şey de sanırım bu. Mesela hiç unutmam ”köle İsaura” çılgınlığının yaşandığı yıl feribotla Bandırma’ya gidiyorduk. Tek bir salonda televizyon vardı ve sanırım son bölümüydü dizinin. Tüm yolcular aynı salona yığılınca kaptan televizyonu kapattırmıştı, gemiyi batırmasınlar diye.

Ve tabii, bizler bu güzel ülkenin çocukları, her yıl gündemdeki dizinin adını büfelerde, yemeklerde hayatımızın orta yerinde görmeye o yıllarda alışmıştık. ”Dallas Büfe”, ”Bonanza Bar”, ”Küçük Ev” bakkaliyesi, o günlerin gülümseten anılarındandır çoğumuz için.

Son yıllarda yerli diziler bir anda kontrolü ele geçirdi ve öylesine izlenir hale geldi ki, TV sektörü içinde bambaşka bir sektör yaratıldı. Bu bir yandan sevindirici bir gelişme olarak kabul görse de, öte yandan şöyle bir rahatsızlık yaratıyor bende açıkçası; toplumun büyük kesimine ulaşmanın şu dönemdeki en güzel yolu tahmin edebileceğimiz gibi diziler. Bazı diziler dikkat çekici biçimde toplumsal hoşgörümüzü kullanarak bizi “biz” yapan değerlerden taviz vermemizi, farkında olmadan kabullenmemizi empoze edebiliyor.

Diziye, oyuncuya, yaratılan senaryoya duyulan hayranlık özümüzdeki bazı kuralları esnetebilmemize neden olabiliyor. Eleştirilecek bir diğer konu ise , son derece başarılı bir senaryo olarak başlayan yapım, gördüğü beğeni karşısında “hesap” derdine düşülerek uzatıldıkça uzayan sakız misali, yüzlerce bölüm haline geliyor. Bir bölümde evin kapısından çıkan oyuncu bazen işyerine ancak bir sonraki bölümde varabiliyor. Ayrıca 2 saatlik yayın süresinin büyük bölümünü oluşturan ve özellikle son sahne arefesinde giren reklam kuşakları – son sahne derken resmen son kare, yanlış anlaşılmasın- ise işin cabası.

Elbette bunları önlemenin yolu dizi izlememek ya da antipati duymak değil ve olmamalı da. Fakat her konuda olduğu gibi bu konuda da üretirken ve tüketirken bilinçli olmakta, karşılıklı saygıyı elden bırakmamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Eleştirmeden izlemek, ne verilirse kabullenmek değil, daha bilinçli bir izleyici haline gelerek beklentileri yüksek tutmak gerek artık. Aynı şekilde bu kadroyla, “bu senaryoyla nasıl büyük paralar kazanırım” değil, “hem beğenilen, hem belli bir kalitenin altına düşmeyen bir esere imza nasıl atabilirim” olmalı üreten tarafın derdi… Bu şartlar sağlandığında işin ticari boyutu zaten kendiliğinden oluşacaktır.

yerlidizi4

Sonuç olarak sevdiğimiz, bizi mutlu eden hiç bir şeyden vazgeçmemiz gerekmiyor, ancak bize sunulanın veya sunulacak olanın farkında olduğumuzu, beklentilerimizin nitelikle ilgili olduğunu lütfen herkese gösterelim, kumandanın bizim elimizde olduğunu unutmayalım.

YAPRAK FERİDE / MEDYABEY

BENZER HABERLER

YENİ HABERLER

© Copyright 2016 Medyabey. Tüm görsel ve metin kaynak hakları saklıdır. - bilgi@medyabey.com